
Kaldırımın sağ tarafından yürürken mavi boyalı demir bahçe kapısının hep kapalı olduğunu görürdünüz. Evin etrafı, kaldırımdan bir metre yükseklikte taş duvarlarla çevriliydi. Kanaviçe gibi işlenmiş bahçenin girişi pembe güllerle bezeliydi. Kapıdan evin giriş merdivenlerine kadar olan yol taşla döşeliydi ve her sabah bu taşlar büyük bir itina ile yıkanırdı. Yıkandıktan sonra hiçbir babayiğit o taşlara ayakkabılarıyla basamazdı. Bahçe kapısında çıkarılan ayakkabılar mecburen ele alınır, taşlığın merdivenlerinin dibine nizami bir şekilde bırakılırdı.
Bahçedeki ağaçlar vakitsiz yapraklarını dökmez, yaprakları sararıp solmazdı. Çiçekler, kar yağıp üzerlerini örtene kadar açardı. Aliye, onları da kendi nizamına uydurmuştu.
En büyük kâbusu, eve birinin gelip gitmesiydi. Eskiden; gençti, gücü yetiyordu. Evi günde üç defa silip süpürüyordu, şimdi bir kere bile yapmakta zorlanıyordu. Komşu çocuklarından çok çekmişti. Bir şey bahane edip bahçeye dalıyorlar; ayakkabılarını çıkarsalar bile kirli ayaklarıyla bahçe taşlarını kirletiyorlardı. Hemen bağırıp onları kovalıyor hem görgüsüzlüklerini hem de analarının pasaklılığını yüzlerine vurup sövüp sayıyordu.
Artık yorulmuştu bu hayattan. “Ne olurdu,” diyordu içinden, “sevdiği adamın annesi işi bozup mâni olmasaydı? ‘Bunun anası çok pasaklı, bunlardan kız alınmaz’ demeseydi…” Bu temizlik işlerini gönül rızasıyla, sevdiğini mutlu etmek için yapsaydı keşke. Eşi ilk zamanlar gururla temizliğini överken sonraları hayatı kâbusa dönmüştü. Aliye’nin gözünde eşi artık evi sürekli kirleten, düzeni bozan bir yabancıya dönüşmüştü. Hayatının son günleri de kâbustu. Çocuklarının olmayacağını öğrendiği gün gözleri karardı, yüreği daraldı ve yeryüzü kirlenmeye başladı. Her şeyi temizlemeliydi, bu pislikte yaşanmazdı.
Fırıncı annesi yaşlanıp çoluk çocuğun eli iş tutunca evde kalmaya başlamıştı. Eskiden “pis ve kir kokan” kadın, artık gül gibi kokuyordu. Hacda Beytullah’ın kokusu çok hoşuna gitmişti. Çokça gül yağı getirdi, her gün tesbihinin püskülü ile örtüsünün uçlarına sürer, o manevi atmosferi her gün yeniden yaşardı. Nereden bilsin ki o eski günlerin hatırası kızının travması olmuştu?
Annesi ölene kadar baba evi ona terapi gibi gelmişti. Annesiyle beraber eşini de kaybedince kendini bir çöplüğün içinde buldu ve suçlamaya başladı kendini. Annesi hep tembihlerdi: “Evini temiz tut, misafir gelir; kalbini temiz tut, ölüm gelir.” O gün ölüm gelseydi daha kolay olurdu. Azrail, “Evin temiz mi, pis mi?” diye sormaz, günahına sevabına bakardı. On altısına yeni girmiş biri ne kadar günah işleyebilirdi ki?
“Ben de insanlarla iyi geçinmek, yardım etmek istiyorum ama olmuyor.” diyordu kendi kendine. Evde durmadan hareket eden, havada uçuşan o şeyler kendini çok yoruyordu. Çareyi, bahçe kapısına at nalı kadar büyük bir kilit takmakta ve komşularla görüşebilmek için duvarda küçük bir delik açmakta buldu.
Evde dolanan “görünmez varlıklar” çok rahatsızlık veriyordu. Etrafı pis etmesinler diye kullanmadığı odaları kapatıyor, kapıların altına paspaslar sıkıştırıyordu. Mutfak tezgahının üzerine bir bardak, bir kaşık, bir tabak ve bir tencere koydu; hiçbiri dağılmasın, kirlenmesin diye. Evdekiler, kullanmadığı her şeyi pis ediyorlardı. Pencereleri hep kapalı tutuyor, içeri ışık ve havanın girmesine müsaade etmiyordu.
Komşuları vicdan yapıp bahçe penceresine yemek bırakıyorlardı. Önceleri delikten konuşurdu, sonraları bakışlarının evi kirlettiğini fark etti. Ortalık sessizleşince taşı kenara çekip yemekleri alıyordu. Bazı komşularının kini sönmemiş olacak ki yardım edenlere mâni olmaya çalışıp kimse görmeden bırakılan yemekleri kedi köpeklere veriyorlardı. Zamanında kendilerini evinden kovup çocuklarını meyvelerini çalmakla suçladığı için, “Şu ağızsız dilsiz hayvanlar ondan daha merhametli ve iyilikten anlıyor.” diyorlardı.
Aliye, komşulardan önce davranırsa yemeği alıyordu. Birkaç kere çeşmenin önünde yıkıyor, bazı beğenmediği kişilerin yiyeceklerini deterjan veya çamaşır suyu ile temizliyordu. Evdeki deterjanlar bitene kadar bu iş böyle devam etti. Yemek istemiyordu, midesi kaldırmıyordu; ancak açlık bastırınca mecburen yiyordu.
Güneşin vurduğu perdeler jiletle kesilmiş gibi parçalanmıştı. Güneşliklerin işlemeleri soluyor, danteller kopuyor, perdelerin renkleri ağarıyordu. O güzelim bahçeye hazan vurdu, evin sıvaları dökülmeye başladı. Belediye işçileri çok yalvardılar; gelip çatıyı onaralım, evin tadilatını yapalım diye, nafile. Taşla, kötü sözle kovaladı, istemedi.
Birkaç gündür yiyecekler de alınmıyordu. Evin kötü kokusu mahalleyi sarmaya başlamıştı.
Polis eşliğinde kapıyı kırarak eve girdiler. Bütün kapılar kilitliydi. Karyolasının bozulmasına yüreği dayanamadığı için, üzerine aldığı battaniyesine sarılmıştı. Sedirin üzerinde yan yatar vaziyette bulundu. Bir haftayı aşkındır altına yaptığı pisliklerin üzerinde, kederli gözleri açık, beklediği misafir Azrail’le buluşmuştu.
Beklenen misafir, acaba evi beğendi mi?
