
Elif, hayatı boyunca aşkı kristal gibi taşımıştı; kırılmasın diye nefesini tuttuğu, parlasın diye ruhundan ödün verdiği bir kristal. Onun için sevmek, söylenen her yalana beyaz bir sayfa açmaktı. Adamın her “seviyorum” deyişini, cebinde biriktirdiği en kıymetli hazine sanıyordu. Oysa dil ucuyla söylenen kelimeler, birer birer etrafına örülen kuyunun tuğlalarıymış.
Hakikatle yüzleştiği o akşam kuyu tamamlanmış ve en dibe itilmişti. Adamın gözlerindeki buz gibi boşluğu gördüğünde anladı: Hiç sevilmemişti. İnandığı tüm güzel anılar, birer illüzyondan ibaretti. Üzerine atılan toprak değil, balçık dolu ilgisizlikti. Kuyunun dibi zifiri karanlıktı ve yukarıda bir zamanlar gökyüzü sandığı yalanlar tek tek sönüyordu. Oturdu, başını dizlerine koydu, sıkışan kalbini tuttu ve haksızlığın acısı gözlerinden dökülmeye başladı. Bir müddet sonra tekrar gökyüzüne bakarak “Sandılar ki,” dedi Elif, parmakları titreyerek göğsüne gittiğinde. “Sandılar ki o gidince, yalanları sönünce ben bu soğukta donup kalacağım.”
Dipsiz kuyuda bir şeyi fark etti. Adamın sevgisi bir güneş değildi, hiç olmamıştı. Onu sıcak tutan şey, adamın verdiği ısı değil; kendi içinden taşan, o muazzam ve saf sevme kapasitesiydi. Sevgisini, kimsenin ulaşamayacağı, dışarıdaki ayazın etkileyemeyeceği bir termosa doldurdu.
Kuyunun duvarları rutubet ve yalan kokarken, Elif zihnindeki termosu açtı. İçinden yükselen buhar, sadece bir adamın hayali değil; kadının şefkati, emeği ve karşılıksız verebilme gücüydü. Sevda, artık karşıdakinden beklenen bir lütuf değil, onun hayatta kalmak için içtiği tek iksirdi.
“O beni sevmemiş olabilir,” diye fısıldadı karanlığa. “Ama ben onu, dünyayı ısıtacak kadar gerçek sevdim. Bu sıcaklık bana ait. Bu yangın benim.”
Dışarıdaki dünya onun bir enkaza dönüştüğünü, kuyuda nefesinin kesildiğini sanıyordu. Oysa Elif, kendi sevdasının sıcaklığına sarılmış, buharın rehberliğinde duvarlara tutunuyordu. Her yudumda damarlarındaki buzlar eridi. Kuyudan çıktığında üstü başı çamur içindeydi ama gözleri, kendi içindeki sönmeyen ateşle parlıyordu.
Artık yalanların kurbanı değil, sevdasının sıcaklığıyla küllerinden doğan bir kadındı. Termosundaki sevda soğumamıştı; çünkü o ateşi yakan hiçbir zaman “öteki” olmamıştı.
Kuyunun ağzına ulaşıp gün ışığını ilk kez teninde hissettiğinde, bir süre durup arkasına baktı. Karanlık derinlikte bıraktığı tek şey yalanlar değildi; kuyuda, bir başkasına duyduğu körü körüne ihtiyacı da bırakmıştı.
Güneş, kuyunun dibindeki sahte kıştan çok daha gerçek duruyordu. Elinde sıkı sıkı tuttuğu, onu dondurucu yalnızlıktan sağ çıkaran termosu yavaşça yere bıraktı. İçindeki sevda, onu kuyu boyu ısıtmıştı, evet. Ama artık yukarıdaydı. Artık nefes alabiliyordu. Artık yürümek için bir başkasının hatırasına sığınmaya ihtiyacı yoktu. Kendi içindeki yangını, bir başkasının hayaliyle beslemek zorunda kaldığı ağır yükü eşikte bıraktı.
Bir zamanlar “onun için” beslediği kusursuz sevgi, görevini tamamlamıştı. Onu korumuş, ayağa kaldırmış ve yeryüzüne çıkarmıştı. Şimdi sevgiye bir “sığınak” olarak değil, bir “tecrübe” olarak bakıyordu.
Termosu bir kenara bıraktı. Omuzları hafifledi. Avuçlarındaki hayali sıcaklık yerini özgürlüğün serinliğine bıraktı. Arkasına bakmadan yürümeye başladığında, attığı her adımda kuyu biraz daha küçüldü, yalanlar biraz daha silindi.
Artık sevdasına sığınmıyordu; artık bizzat kendisi, o sevdanın ve gücün kaynağıydı. Yolu uzundu, gökyüzü genişti ve bu kez sadece kendisi için yürüyordu.
