
O gün, rüyasında duyduğu bir ses yüzünden telaşla uyanan genç kadın, hayatın anlamını bulmak üzere yola çıkar. Rüyasındaki ses, ona gerçeklik kuyusunda hayatın anlamını göreceğini söyler.
Bunun üzerine gerçeklik kuyusunu bulmak üzere yola çıkan genç kadın, sabah akşam rüyasındaki sesin bahsettiği bu kuyuya ulaşmak için uzun bir yol kat eder. Ancak ulaşmak istediği kuyuyu bir türlü bulamaz. Bunun üzerine sitemle bir ağacın altına oturur ve pes eder. O esnada etrafına göz gezdirdiğinde; iki kuşun minik bir su birikintisinde cıvıldadığını, küçük bir karıncanın ise bir ekmek parçasını zorlukla yuvasına götürmeye çalıştığını görür. Bu manzara karşısında içindeki umut yeniden tazelenir ve tekrar yola koyulur.
Gide gide kurak bir arazinin ortasında aradığı kuyuyu bulan genç kadın, heyecanla koşup kuyunun içine bakar. Bakar, ancak bir miktar sudan başka hiçbir şey göremez. Hüsrana uğrayan genç kadın düşünüp durur. Sonra aklına yolda gördüğü kuşlar ve karıncalar gelir: O minik su birikintisinde bile sevdiği biriyle mutlu olabilen, neşesini kaybetmeyen kuşlar; çabasından hiç vazgeçmeyen, kendisi ve ailesi için emek sarf eden karıncalar…
Kuyuya tekrar bakan kahramanımızın, kendi sureti dikkatini çeker ve hayatın anlamının bizzat kendi ruhunda, doğada ve yaşayanların ruhunda bulunduğunu fark eder. Hayatın, sevdiklerinle ve yaşamak için verdiğin emekle değer kazandığını anlar. Kuyu aslında sadece bir aynadır; önemli olan ise neyi aradığın kadar, nerede aradığındır.
