

“Bu sabah rüzgâr sakin, sakin eserek
Yüzüme dokundu ve kulağıma şunu fısıldadı;
Doğruluk Irmağının, Hakikat toprağında doğarak,
Diğer Doğruluk Irmaklarına karışması ne güzeldir.”
Geldi mi sana Süleyman’ın mührünün haberi?
Süleyman’ın mührünü sadece şekilden mi ibaret sandın?
Gün olur gönül açılır, nura karışır, yol bulur, iz bulur.
Hak’tan tevcih olur kelam-ı ilahi, söz bulur sırrından.
Tanzim olur, hece hece dökülür Rahman’ın sinesinden,
Buse değmiş gönüllere.
Tazeliği ile süsler niyetleri, hicranları birler,
Sevdirir tüm sevdirilenleri.
Sırrına dolaşır, sırdaşı eder kendini.
Açıldıkça mühürlenir, mühürlendikçe derinleşir söylediği.
Ayın gökte en parlak olduğu günde,
Rüzgârların kulaklara neler fısıldadığını anlat.
Zamanın kadranına üfleyen rüzgârın zatını,
Şehr-i Süleyman’ın mahreminden anlat.
Gözün gördüğü hakikatte söze hacet yoktur dedi Süleyman.
Zaman insanı bir diyardan bir diyara taşır.
Ve bir anda var olan, diğer bir an da yok olur,
Ancak sınırsız değilse akıl, idrak edemez,
İnsan aklını imkânsıza açtığında hakikatin sahnesine ulaşır.
Akıl ve iman sahibi kişiler ki;
Onlar asla şirk koşmazlar ve kendi değerlerine değer biçmezler.
Onlar nefislerini kullanırlar ama Ruhlarına tâbidirler.
Nefislerini keşfe kılavuzlamışlardır.
Onların gönülleri vicdanlarına, vicdanları ise Rab’lerine,
Rab’leri ise özlerindeki cevhere kanal olmuştur.
Onlar surlarla donatılmış emin bir kale gibidirler.
Onlar Allah katında dimdik duranlardır.
Akıllarını kullanmaktan yoksun olanlar;
İlah ve ilahelerin yanıltıcı parıltısına aldanarak,
Kendilerine esaret halkaları takmışlardır.
Onlar kendi beden kabirlerinde azap içindedirler de bilmezler.
