
Güneşli bir pazar sabahıydı. Anneme Şemikler Mahallesi’nde oturan Gökkız teyzemgile gideceğimi, teyzemi çok özlediğimi söyledim. Annem: “Tamam oğlum, dikkatli git teyzene eniştene de çokça selamlarımızı söyle.” dedikten sonra yola çıktım. Annemgil beş kardeşti. Teyzem, annemin küçüğüydü. Çakır gözlü, güneş yüzlü olan teyzem adeta annemin ikizi gibiydi. Öğretmenimiz bir derste: “Teyze anne yarısıdır.” demişti. Benim için de öyleydi. Onu çok seviyordum. Her gittiğimde bana çok iyi davranır, güler yüzünü, tatlı dilini hiç eksik etmez önüme ne koyacağını şaşırırdı. Bazen teyzemgilde yatıya kaldığım da olurdu. Yaya olarak yaklaşık yarım saatlik bir yolculuktan sonra, mavi boyası yer yer dökülmüş, dövme demirden yapılmış sokak kapısının önündeydim.
Kapının yuvarlak tokmağını iki elimle çevirip abanarak açtığımda hafif bir gıcırtı çıkardı. Tek katlı evin bahçesinde incir ağacının altında eniştem, teyzem ve kuzenlerim kahvaltı yapıyordu. Beni gördüklerine çok sevindiler. Eniştem altın dişlerinde yıldız akıntısı gülümsemesiyle, “Vay vay kimler gelmiş, kimler gelmiş, hoş geldin Şaban’ım! Hoş geldin! Buyur buyur, sofraya otur.” dedikten sonra yanlarına gidip ellerini öptüm. Teyzem başımı okşayarak, “Hoş geldin Şaban’ım, abamın oğlu” dedikten sonra gözlerimden öptü ve beni sofraya buyur etti. Hem konuşuyor hem de kahvaltı yapıyorduk. Sofrada çok sevdiğim limon soslu, iri etli yeşil zeytinlerden vardı. Bir tane alıp ağzıma götürdüm. Dişlerimle etli kısımları da kemirip çekirdeğini sofranın kenarına koydum. Süleyman eniştem koymuş olduğum zeytin çekirdeğini eline aldı ve hafif de kaşlarını çatarak: “Çocuklar, zeytinleri böyle tam kemirmeden bırakmayın! Allah bunları yiyelim diye yaratmış, yemediğiniz her bir parçası israftır, günahtır.” dedikten sonra ağzına bir tane zeytin alıp bir güzel kemirip çekirdeğini çıkardı ve bize göstererek: “Bakın! İşte böyle, tertemiz bırakacaksınız, tamam mı?” dedi. O an kendime: “Hayatta bir daha zeytinleri tam kemirmeden bırakmayacağım” diye söz verdim.
Kahvaltıdan sonra kuzenim Bayram’la birlikte Hasan Pınarçalı İlkokulu’nun bahçesine futbol oynamaya gittik. Mahallenin çocuklarıyla keyifli bir maç yaptık. Maç bittiğinde üstümüzdeki giyecekler sırılsıklam ter olmuştu. Yorgun ve bitkin bir hâlde eve dönüp tulumbada elimizi yüzümüzü yıkadık. Bu arada teyzem mutfakta öğle yemeği hazırlamakla meşguldü. Burnuma mis gibi kokular geliyor, ağzım sulanıyor, sulu ağzımda biriken tükürüğü yutkunuyordum. Iraz abam bahçedeki kilimin üzerine sofra bezini serdi. Üzerine bir kasnak, kasnağın üzerine de kocaman, ince kenarlı bir sini yerleştirdi. Islanmış yufkaları, tahta kaşıkları herkesin önüne gelecek şekilde dağıttı. Köpüklü ayranı bardaklara boşalttı. Evin bahçesinde ana binadan ayrı iki odalı bir müştemilat vardı. Iraz abam Bayram’a seslenerek: “Hadi abam yemek hazır, babamı uyandır da sofraya gelsin” dedi. Az sonra eniştem müştemilattan çubuklu pijamasıyla çıktı. Bir yandan uykunun hareketsiz bıraktığı bedenini açmak için gerinirken bir yandan da elleriyle gözlerini ovuşturuyordu. Tulumbanın başına geldi. Yeşil sabunu eline aldı. Bayram tulumbanın koluna basıyor, eniştem de sabunlu suyla ellerini yıkıyordu, sabunu kenara koyduktan sonra soğuk suyu çarpa çarpa yüzünü yıkadı. Suyun bedenini ferahlattığı her hâlinden belliydi. Sonrasında boynuna dolalı havluyu aldı, kurulandı, elleriyle saçını taradı ve sofraya gelip, bağdaş kurup oturdu. Bize seslenerek: “Hadin çocuklar, ayakta kazık gibi ne duruyorsunuz? Buyurun sofraya!” dedi. Sofrada Bayram’la yan yana, bir dizimizi dikip diğerini büküp oturduk.
Teyzem geniş alüminyum tepside dumanları buğulanan tereyağlı, bulgur aşını getirdi. Bulgur aşının üstü kızarmış tavuk etleriyle doluydu. Tavuğun sızan suları pilava karışmıştı ve çok lezzetli görünüyordu. Yufkadan parçalar koparıyor, pilava daldırıyor, avurtlarımızı doldura doldura yiyorduk. Eniştem bir ara: “Iraz’ım, bu pilavın soğanı nerde? Hadi gadın gızım bi kelle soğan gapta getir” dedi. Iraz abam hemen kilerden iki tane iri soğan getirdi. Eniştem soğanları yaygının üstüne koydu, sağ elini yumruk yapıp yumruğunun alt kısmıyla soğanlara birer darbe indirdi, soğanların taze göbekleri dışarı fırladı. Sonra da, “Ha şöyle!” diyerek parçaladığı soğanları bizlere bölüştürdü. Soğanla birlikte bulgur aşı farklı bir lezzete bürünmüştü. Yemekten sonra eniştemin Almanya’dan getirdiği Beta video oynatıcıya “Sakar Şakir” filminin kasetini taktı, birlikte seyrettik. Film çok komikti. İzlerken kasıklarımızı bastıra bastıra hakır hakır gülüyor, gözlerimizden yaşlar boşanıyordu. Filimden sonra teyzem ve eniştemin ellerini öpüp herkesle vedalaşıp evimize doğru yola koyuldum. Eve geldiğimde saat öğleden sonra üçtü.
Anneme teyzemgilin çokça selamlarını ilettim. O gece kardeşime heyecanla seyretmiş olduğumuz filmi anlattım. Anlattıkça ikimiz de katıla katıla gülüyorduk. Kardeşim filmi çok merak ettiğini, heyecanla seyretmek istediğini söyledi. Bir gün teyzemlere götürüp filmi izleteceğime dair ona söz verdim. Ertesi gün öğle vakti okuluma gittim. Tüm öğrenciler sıralarımızda oturmuş sınıf öğretmenimiz Mustafa Doğramacı’nın gelmesini beklerken elinde odun gibi sert, meşe dalından bir sopa, öfkeli bir yüz ifadesiyle Müdür Yardımcımız içeri girdi. Hepimiz ayağa kalktık eliyle işaret ettikten sonra sıralarımıza oturduk. Soğuk bir sessizliğe hapsolan sınıf arkadaşlarımın çoğu aynı şeyi düşünüyor olmalıydı. Herkeste bir korku, bir tedirginlik vardı. Acaba ne olmuştu? Sonrasında diğer sınıflardan altı öğrenci titreyerek başları önlerine eğik, korku dolu gözlerle kapıdan içeri girdiler. İçlerinden iki tanesini tanıyordum. Mahalle arkadaşlarım Şeref ve Turgut’tu. Yılmaz Öğretmen beni işaret ederek: “Sen de gel bakalım şuraya!” dedi. Korku içerisinde en son öğrencinin yanına geçtim. Ne olduğunu anlayamıyordum. Yılmaz öğretmen elinde sopa bir sağa gidiyor bir sola, sonra da yüksek sesle: “Anlatın bakalım dün okulun camlarını hanginiz kırdı. Eşek oğlu eşekler sizi! Devlet malına zarar vermeye utanmıyor musunuz?” dedikten sonra tek tek kulaklarımızdan çekip, sert birer tokat attı. Tokat suratımızda şimşek gibi çakmıştı.
Camları kıran kişinin ortaya çıkmaması üzerine iyice öfkelendi ve elindeki sopayla hepimizi sıra dayağından geçirdi. Önce ilk sıradaki çocuğa: “Uzat! Uzat elini!” dedikten sonra parmaklarını birleştirmesini söyledi. Çocuk tireye titreye kolunu uzattı. Öğretmen tüm gücüyle vınlayarak sopayı indirdiğinde çocuk bir acı, bir feryat parmaklarını göğsüne çekti. Yılmaz öğretmen diğer elini da uzatmasını söyledi. Çocuk bir taraftan çekinerek elini uzatırken bir taraftan da: “Valla öğretmenim, iki gözüm şuraya aksın ben kırmadım, kıranı da görmedim!” dese de sopanın parmaklarına inmesine engel olamamıştı. Çocuk, iki eli göğsünde acıyla inlemeye, ağlamaya başladı. Sopa bu sefer diz kapaklarının arka taraflarında vınladı ve çocuk elleri diz kapaklarında acıyla yerde uğunuyordu. Sırayla tüm çocuklar aynı muameleden geçti. Sıra bana gelmişti. Öğretmenime yalvaran bir sesle; “Valla öğretmenim, ben dün teyzemgildeydim, okula hiç gelmedim” desem de inandıramadım. Korkuyla elimi uzattım. Sopayı hınçla indirmesiyle elimi çekmem bir oldu. Bu durum öğretmenimi daha da öfkelendirdi. Artık kaçarı göçeri yoktu. Ellerimi tek tek uzattım. Sopa parmak uçlarıma indiğinde sanki bir alev içerisine girmiş gibi acı hissettim. Çok geçmeden ben de yerlerde uğunuyordum. Sınıfta tüm arkadaşlarımızın huzurunda rezil olmuş, kişiliklerimiz zedelenmiş, suçsuz yere unutamayacağım bir dayak yemiştim.
(1982, Yaş:8, İlkokul 2. Sınıf)
