
Bilinmedik bir dünyada, tamamlanmamış her şey işlevsiz sayılırdı. Bir evin çatısı bitmemişse yağmur altında çürümeye terk edilir, bir yolun yarısı döşenmişse o yol yokmuş gibi davranılırdı. İnsanlar da öyleydi; yarım kalmış hayaller, yarım kalmış sözler, yarım kalmış aşklar, hepsi birdenbire “hiç” olurdu. Bu kuralın adı “Tamam”dı. Tamam olmayan var olamazdı.
Adı Ahmet’ti. Kıyının bu tarafında rüzgârın sürekli aynı yönden estiği, denizin ise öteki kıyıyı hiç göstermediği bir kasabada yaşardı. Sevgilisi Leyla, öteki kıyıda otururdu. Aralarında sadece su değil o suyun yarattığı mesafe de vardı. Ahmet bir gün karar verdi: Köprü yapacaktı. Tamamlanmamış bir köprü bile yarım da olsa bir umut taşırdı.
Malzemesi sınırlıydı. Demir, tahta, harç… Ne varsa hepsini ortaya döktü. Köprüyü denizin ortasına kadar götürebildi. Tam ortada suların en derin olduğu yerde bitti. Öteki yarısı yoktu. Ahmet, elleri nasır içinde alnı terli, son çiviyi çaktıktan sonra geriye çekildi ve baktı. Köprü gri bir dil gibi denizin üstünde uzanıyordu; sonra birden kesiliyordu. Sanki dünya orada bitiyordu.
Leyla, öteki kıyıdan seslendi:
“Tamamlanmadan açılmayacak Ahmet. Tamam’ı biliyorsun.”
“Peki ya ben öteki ucuna varırsam? Belki o zaman…”
“Bilmiyorsun. Hiç kimse bilmiyor. Tamamlanmamış köprüden geçen ilk kişi sen olacaksın.”
Ahmet her sabah köprüye gidiyordu. İlk adımlarını atarken kalbi hızlı çarpıyordu. Belki bugün, diyordu kendi kendine belki bugün o duvar kalkmıştır. Belki Leyla gece gizlice gelip öteki yarısını tamamlamıştır. Belki Tamam kuralı bu sefer esneyecektir.
Yürüyordu. Adımları köprünün tahtalarında tok ses çıkarıyordu. Rüzgâr yüzünü yalıyordu. Tam ortaya geldiğinde görünmez bir duvara çarpıyordu. Sert, soğuk, mutlak bir engel. Burnu acıyor, alnı zonkluyordu. Bir an sendeleyip geriye savruluyor sonra toparlanıyordu. Köprünün bu tarafına dönüyordu. Elleri boş, gözleri yere bakarak.
Kasabalılar ona “Hamster” demeye başladılar.
“Bak Hamster yine gidiyor,” diyorlardı kahvede. “Koşuyor, koşuyor, sonra aynı yerde dönüyor. Tekerlek içinde gibi.”
Bir gün kasabanın en yaşlı adamı, sakalını sıvazlayarak ekledi:
“En azından tekerleği kendi yaptı. Bizimkiler hazır tekerlekte dönüyor.”
Ahmet duyuyordu ama aldırmıyordu. Her sabah aynı ritüel: Köprüye git, yürümeye başla, duvara çarp, geri dön. Eve gelince aynaya bakıyor, kendi yüzüne soruyordu:
“Acaba Leyla da aynı şeyi mi hissediyor?”
Bir akşam Leyla’nın sesi kıyıdan yükseldi. Rüzgâr sesini taşıyordu:
“Ahmet… Yorgun musun?”
“Hayır,” dedi Ahmet, sesi çatallaşarak. “Sadece… merak ediyorum. Sen öteki tarafı görebiliyor musun?”
“Görüyorum. Ama senin köprün bitmedi ki.”
“Belki bitmiştir de ben göremiyorumdur.”
Leyla güldü. Gülüşü hafif, neredeyse merhametliydi.
“Sen hep böyle umutlusun. Bu da hoşuma gidiyor.”
Aradan aylar geçti. Hamster lakabı yapıştı kaldı. Çocuklar bile onu görünce “Hamster! Hamster!” diye bağırarak koşuyorlardı. Ahmet artık gülümsemeyi bile unuttu. Sadece yürüyor, çarpıyor, dönüyordu.
Sonra bir sabah her şey değişti.
Köprüye vardığında engel yoktu. Adımları boşluğa doğru ilerledi. Tahtalar devam ediyordu. Öteki tarafa uzanıyordu. Kalbi deli gibi attı. Koşmaya başladı. Rüzgâr arkasından itiyordu sanki.
Öteki kıyıya ayak bastığında Leyla’yı gördü. Ama yalnız değildi. Yanında uzun boylu, gülümseyen bir adam vardı. Adamın kolunu beline dolamıştı. Leyla’nın başı onun omzuna yaslanmıştı. İkisi de denizi, Ahmet’in köprüsünü değil, birbirlerini seyrediyorlardı.
Ahmet olduğu yerde kaldı. Bacakları titriyordu. Köprünün bu tarafı artık “öteki” değildi. Burası da bir kıyıydı işte. Aynı gri su, aynı rüzgâr. Leyla başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Bir an şaşırdı, sonra yüzüne o eski, hafif merhametli gülümseme yerleşti.
“Ahmet… Geldin demek.”
Ahmet yutkundu. Sesinin titrememesine çalıştı.
“Köprü tamamlandı. Demek ki… Tamam oldu.”
Yanındaki adam kibarca selam verdi. Ahmet’e acıyarak baktığını fark etti. Bu bakış en çok acıttı. Leyla bir adım attı.
“Üzgünüm. Sen köprüyü yaparken… ben burada beklemekten yoruldum. O da bir köprü yaptı. Ama o… baştan sona.” Ahmet denize baktı. Kendi yaptığı köprü şimdi arkasında dimdik duruyordu. Yarım kalmış haliyle bile sağlam görünüyordu. Belki de en sağlamı oydu.
“Ben seni sevmiyordum Leyla,” dedi yavaşça. Sesinde ne öfke ne acı vardı, sadece tuhaf bir ferahlık. “Ben senin hakkındaki beklentilerimi seviyordum. Köprüyü, yarım kalışını, her sabah çarpışımı… Hepsi benim yarattığım bir şeydi. Sen sadece o beklentinin içindeydin.” Leyla bir şey söylemek istedi ama Ahmet elini kaldırdı.
“Tamamlandı işte. Köprü de hikâye de.”
Döndü. Köprünün bu tarafına yani artık kendi kıyısına doğru yürümeye başladı. Adımları ağırdı ama duvara çarpmıyordu. Tam ortada bir an durdu. Arkasına baktı. Leyla ve yeni adamı hâlâ oradaydı. Birbirlerine sokulmuş, denizi seyrediyorlardı. Ahmet gülümsedi. İlk kez gerçek bir gülümseme.
“En azından,” diye mırıldandı kendi kendine, “tekerleğin içinden çıktım.”
Köprünün bu tarafına vardığında kasabalılar onu bekliyordu. Kimse “Hamster” demedi. Sessizce yol açtılar. Ahmet evine yürüdü. Kapıyı açtı, aynanın karşısına geçti. Yüzü değişmişti. Artık yarım değildi. Dışarıda rüzgâr hâlâ aynı yönden esiyordu. Deniz ise hâlâ öteki kıyıyı gizliyordu. Ama Ahmet artık biliyordu: Bazı köprüler, tamamlanmak için değil birinin içinden geçip çıkması için yapılır.
Ve o, içinden geçmişti.
