Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetÖykü

Atık

KAHVE-FİNCAN-yazar
Güler ELİYEVA
Gözlerimi yılların verdiği yorgunlukla açtım. Belimin ortasına acımasızca saplanmış sert demirin ağrısıyla uyandım. Kıpırdamadığımda ağrı sanki hiç yokmuş gibi geliyordu; ancak etrafa baktığımda ya da kendimi o demirin arasından kurtarmaya çalıştığımda gözlerime kadar yükselen bir acı hissediyordum. Tarif edilemez ağrıydı. Yaşıyordum ama hiçbir yerimi oynatamıyordum. Ellerimi, ayaklarımı ileri doğru itemiyordum. Her kurtulma çırpınışımda sanki ağrı daha da artıyor, nefes almak zorlaşıyordu. Yapacak hiçbir şeyim yoktu. Yarı açık gözlerimle etrafa bakıyor ve sakince nefes almaya çalışıyordum. Kendimi hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim. Etrafım benim boyumdan kat kat büyüktü. Yerler buz gibi soğuk, kaygan, turuncu renkli ve üzerinde desenler olan taş gibi sert bir yapıydı. Başımı kaldırıp yukarı baktığımda beyaz zemin üzerinde mavi yarım halkalar ve küçük gri yıldızlardan oluşan geniş bir alan görüyordum. Duvarlar rutubetliydi; sararmış ve eskimişti.

Eşyalar da bu rutubete daha fazla dayanamamış gibiydi. Parçalanmış, yarım yamalak çalışıyor ve ayakta zor duruyorlardı. Buzdolabından, sessizlikte kendini belli eden ince bir uğultu geliyordu. Bazen musluktan düşen tek bir damla ya da dolap kapaklarının paslı demire sürtünmesiyle çıkan gıcırtı bu sessizliği bozuyordu. Çok zordu buraya dayanmak. Ancak başka şansım yoktu. Kıpırdamamak ve sadece sonunda bir şeyin olmayacağını bilerek beklemek oldukça zordu. Burnuma bir koku geliyordu. İlk başta bunun vahşetin kokusu olduğunu düşündüm. Ama hayır… Tam yanı başımda duran küçük bir peynir parçasının taze kokusuydu bu. Onu hissedince yüzümde küçük bir gülümseme oluştu. Sanki tüm ağrılarım geçmiş gibiydi. Kendimi küçük bir ormanda, sıcak bir rüzgârın altında koşuyormuş gibi hayal ettim. Tüm hayatım o peynir parçasını aramakla geçmişti. Her gece deliğimden dışarı çıkar, gecenin sükunetini küçük kıpırdamalarım, tırnaklarımın zemine sürtünmesi bozardı. Fazla ses yapmazdım doğrusu. Sadece halının üzerinde yada mutfak zemininde yemek kırıntıları aramakla geçirirdim zamanımı.

Doğduğumda zaten o deliğin içerisindeydim. Kendi evim gibi gelirdi deliğin dışarısı da. O yüzden oldukça rahat takılır, bazen doyduktan sonra odaların arasında zaman geçirir, keşfe çıkardım. Yeni bir eşya geldiğinde incelemek için sabırsızlanır, geceyi beklerdim. Gündüzleri dışarı çıkmazdım. Ayak sesleri bana baya ürkütücü gelirdi. Yalnız yaşamıyorumdur tabi. Benden başkaları da vardı. Oldukça büyüklerdi. Boyum asla yetişmez, bazen varlığımı bile duymazlardı.

Beni sevdiklerinden emin değildim. Bir keresinde biriyle karşılaştığımda çığlık atmıştı. Doğrusu ben bıyıklarımı ayaklarına sürtüp dostlaşmak istemiştim ancak sanırım beni yanlış anlamış, çığlığından korktuğuma rağmen o da benden korkmuş ya da tiksinmişti.  Ancak zamanla alışmıştım. Artık onlar dolaştığında deliğimden çıkmaz uyurdum. Onlar uyuduğundaysa ben dışarı çıkar, kendimce eğlenirdim. Benim deliğimde onlarınkinden farksızdı, fazla bir şey yoktu. Uyumak için yumuşak bir köşe ve dolaşmak için küçük bir alanım vardı. Bana yetiyordu. Gerçi deliğimi seviyor ancak evin içerisinde olduğunu daha çok seviyordum.

Fakat başlarda delikte yaşayan tek ben değildim. Onlarda benim gibi geceleri dışarılara çıkmış ve bir gün anlamsızca geri dönmeyi unutmuşlardı. Hep başka yerlere taşındıklarını düşünmüştüm. Mutlu olmuştum çünkü tüm ev bana kalmış, benim olmuştu. Sanırım şimdi anlamıştım neden dönmediklerini; dönmeyi unutmuş değildiler, sadece dönmeye imkanları olmamıştı. Ev aydınlanana kadar küçüklüğümden bu yana bu evde geçirdiğim zamanımı düşündüm. Hepsi bir film gibi gözümün önünden geçip durdu. İlk kez delikten dışarı çıktığımda ki yaşadığım korkuyla beraber heyecanımı da hatırladım. İlk peynir buluşumu, ilk kez halının üzerindeki koşturuşumu, ilk kez benden defalarca büyüklükte olan biriyle karşılaştığımı… İstemsizce suratımda küçük bir gülümseme canlandı. Gerçekten de oldukça mutlu günlerdi. Geriye dönüp aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamak isterdim. Bu düşünceler beni uykuya daldırıyor, nefes almayı unutturuyordu.

Derken oda birden aydınlandı. Sonra bir ses duydum. Adımlar bana doğru yaklaşıyordu. Tam üzerimde durdu. Sadece ayaklarını görebiliyordum. Ayağı bile benim iki katım büyüklüğündeydi. Yukarıdan bir el uzandı. Beni, belimi ikiye ayıran demirle birlikte kaldırdı ve boy hizasına getirdi. İlk kez yüzünü bu kadar yakından görüyordum. Ama yarı kapalı gözlerim onu incelememe izin vermiyordu. İçindeki tiksintiyi hissedebiliyordum. Aynı zamanda korku ve garip bir rahatlama da vardı. Sonra umursamaz bir hareketle beni bir torbaya fırlattı ve kapağını kapattı. Olduğum yer en çok hayal ettiğim yerdi, yemek kokularıyla dolu ve fazlalıklardan ibaretti. Karanlık beni yavaş yavaş kendine çekiyor ve kendimi ona teslim etmem için beni umutlandırıyordu. Ancak artık iştahım kalmamış, hiç hissetmediğim kadar tokluk hissediyordum. Artık etrafıma bakamayacak kadar gözlerim kapanmış, nefes almayı unutuyormuş gibi bir şey düşünemiyor, sadece bekliyordum.

İlgili Haberler

Semt Pazarları

KÜBRA ÇAKAR

Bir Glokom Hikayesi

okuryazarkitaplar

Leyle-i Kadir

KÜBRA ÇAKAR

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...