ne kadınlar sevdim zaten yoktular
yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
azıcık okşasam sanki çocuktular
bıraksam korkudan gözleri sislenir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir
hayır sanmayın ki beni unuttular
hâlâ arasıra mektupları gelir
gerçek değildiler birer umuttular
eski bir şarkı belki bir şiir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir
yalnızlıklarımda elimden tuttular
uzak fısıltıları içimi ürpertir
sanki gökyüzünde bir buluttular
nereye kayboldular şimdi kimbilir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir
Bu şiir, Attila İlhan’ın “Böyle Bir Sevmek” kitabının başlığını taşıyan en bilinen parçasıdır ve 1970’lerde yazılmış gibi durur; tam bir kişisel hikâye ya da belirli bir kadına dair somut bir olay kaydı yoktur. Şairin hayatındaki sayısız ilişki, ayrılık ve imkânsız tutkular bu dizelerin duygusal zeminini oluşturur, ama şiir herhangi bir gerçek sevgiliye değil, hayal edilmiş, var olmamış kadınlara seslenir. “Gerçek değildiler birer umuttular” dizesi, sevginin somut bir varlıktan ziyade içsel bir avuntu, bir özlem nesnesi olduğunu vurgular; belki Paris yıllarında, belki İstanbul’un yalnız gecelerinde biriken düş kırıklıklarının süzülmüş hali. Attila İlhan’ın kendi ifadesiyle imkânsız aşkları, düşbozumlarını işlediği bir şiir olarak, yaşanmışlıktan çok yaşanamamışlığı anlatır.
Şiir boyunca tekrarlanan “ne kadınlar sevdim zaten yoktular / böyle bir sevmek görülmemiştir” nakaratı, aşkı bir yokluk haliyle tanımlar; sevmek, var olan birine değil, yok olana duyulan bir bağlılıktır. Yağmur giymek, sonbahar, çocuksu korku gibi imgeler, sevgiliyi kırılgan, ulaşılamaz ve mevsimsel bir varlık kılar; dokunulduğunda dağılan, bırakıldığında sislenen bir hayal. Mektupların gelmesi, fısıltıların ürpertmesi ise yokluğun bile varlığını sürdürmesini sağlar; yalnızlıkta el tutan, bulut gibi kaybolan kadınlar, aslında şairin kendi içindeki boşlukları dolduran gölgelerdir.
Edebiyatımızdaki önemi, Attila İlhan’ın aşkı somut bir ilişki olmaktan çıkarıp, varoluşsal bir yokluk deneyimine dönüştürmesinde yatar. O, sevgiyi idealize etmez; aksine, gerçekleşmemişliğin acısını, umudun sahteliğini çıplakça koyar ortaya. “Böyle bir sevmek görülmemiştir” ifadesi, sıradan aşk şiirlerinin ötesine geçer; çünkü burada aşk, bir zafer ya da trajedi değil, sürekli bir eksikliktir. Türk şiirinde aşk genellikle ya tutkulu bir birleşme ya da acı dolu bir ayrılık olarak anlatılır; Attila İlhan ise burada ne birleşmeyi ne ayrılığı, sadece yok olmayı merkeze alır. Bu yaklaşım, okuyanı kendi hayallerindeki sevgililerle yüzleştirir; herkesin bir yerlerde “zaten yoktular” dediği kadınlar vardır. Şiir, yalnızlığı teselli etmez, onu şiire dönüştürür; fısıltıları, mektupları, bulutları kalıcı kılar. Bu yüzden dillere pelesenk olmuş, bestelenmiş, milyonlarca insanın dilinde yankılanmıştır; çünkü herkes bir gün anlar ki, en derin sevmekler, en çok yok olanlara duyulur. Attila İlhan burada aşkı bir yanılsama olarak değil, insanın en gerçek yanılsaması olarak yüceltir; yoklukta var olmayı, sislenmede dokunmayı öğretir. Şiir, okundukça içteki o boşluğu büyütür, ama aynı zamanda o boşluğu dolduran tek şeyin kendisi olduğunu hissettirir.

