Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetÖykü

Duygular Denizime Hoş Geldim

Hamit Doğan
Yazar Hamit Doğan

 

 

 

 

Duygular denizime hoş geldim.

Kapılar açık çıkar ayakkabıları

Kıyafetlerin kırışık öylece gir.

Üstü başı, ceketi ayrılığa bulanmış.

Bir adaya çıkmış da kurtulamamış.

Aşk sözleri var.

Gel mehtabında kaybolursun bak.

Söylemedi, deme.

Yüzme bilmek şart değil bu denizde.

Boğulmak serbest,

Ölmek yok.

İzin vermem ne de olsa.

Deniz benim,

Ölüm de yaşamak da benim.

Kaldırdım tüm ölümleri,

Mutlu bitmediği sürece aşklar.

Ağlamak serbest.

Hoş geldin duygu denizime.

 

Sıradan bir gündü. Her şey alelade, her zamanki gibiydi. İnan, arka kapıdan çıkmıştı. Demir kapı gıcırdayarak açılmış ve belli ki bazı komşular, sin kaflı sözler söylemişti. Güzel, güneşli ve sakin bir gündü. Birazdan çıkıp ufak, açık alandan şehrin görüntüsüne, kalabalığına karışacaktı. Şahit olacaktı. Her zaman dışarı çıkarken nasıl eve geleceğini hesaplıyordu. Eve gelince ne yapacağını düşünüyordu ama bundan pek de hoşnut değildi.

Belli olmuyor muydu oğlum? Tepesinde bir tane halk eksik değildi. Sabahları çekilmez olurdu. Aksi tekâmül edemediğinde gemi borazanı gibi küfrederdi. Eğer kahvaltı yaparken uzağında kalırsa tuza bile tuzla küfredebilirdi, tabii ki içinden.

Yine başladı… Bir parktan geçti. Nedense bu parka her geldiğinde aklında bir farkındalık oluşuyordu. İlginç bir şekilde dikkat gösteriyordu. Tam merkezinde yerinden çıkmış bir taş vardı. Onu oraya nasıl koyacağını üstüne vazife olmadan düşünmeye dalardı. “Ben olsaydım, üstten çekerdim. Nasılsa bir gün oraya beton attırırım.” diyerek geçerdi.

Bu sabah da aynı şeyler, hep aynı yerler… Her zaman kahvaltı yaptığı börekçiye gitti. Bazen bol şekerli sade börek alır, kürt böreğine gömerdi. Yetmezse üstüne bir de peynirli poğaça… Bazen de kendine kıyak geçer biraz daha pahalı olan kıymalı patates böreğinden alırdı. Her şey sıradan akışındaydı. Bu aralar kendine de pek bakmıyordu. En yakında ne varsa onu giyiyor, farklı olarak bol bol parfüm sıkıyordu. Onu da bırakmıştı birkaç gün önce. Minibüse bindiğinde arkasındaki çocuk kalkıp ağzını burnunu kapatarak uzaklaşmıştı. O zaman öğrenmişti ki çocuk astım hastasıydı ve parfüm kokusu onu rahatsız ediyordu. Bir daha bu kadar sıkmamaya karar verdi. Ne de olsa ucuz altın, diye bütün parfümü sıkmıştı neredeyse.

Kusurları vardı ama yerlere çöp atmazdı. Kalabalık içinde bağıra bağıra konuşmazdı. Kendisinden birkaç yaş büyük bile olsa insanlara “abi, abla, amca, teyze” derdi. Arkadaşlarının annelerine ve babalarına da “anne, baba” diye hitap ederdi. Büyük hürmet gösterirdi. Ne de olsa kendi annesi babası ölmüştü. Bir sakıncası yoktu.

Yeşilimsi bir huzur veren güneşli bir günde, kulaklığını evde unuttuğunu fark etti. Minibüsten iş yerine biraz uzak bir mesafede indi çünkü her sabah kahvaltı yaptığı yer buradaydı. Kulaklığı da yoktu. Yol ne kadar da basitti içeriden ama kulaklığı olmayınca başka şeyleri fark etmeye başladı. İnsanları dinledi. Duydu. Bazen duygularını hissetti. “Günaydın.” diyenin yorgunluğunu… “Hâlâ işte çalışıyor musun?” diyenin hasetliğini… “Bu kadar oldu mu minibüs parası?” diyenin yoksulluğunu hissetti. Sözler, aslında insanın ne olduğunu değil ne göstermediğini söylüyordu. Dilenci değilse, kimse “Ben fakirim.” demez ki.

Ya da aşktan dayak yemeyen… Ya da yakınını kaybetmeyen… Ya da bilmem ne… Kim hisseder, kim konuşur da şöyle derdi bunları? Evet, her zamanki gibi börekçiye geldi. Oturdu. On bir numaralı masanın en üst köşesinden göz ucuyla garson kızı takip etmeye başladı. Daha sonra kızla göz göze gelince kafa hareketiyle anlaştılar. Hiçbir şey söylemeden ufak bardaktaki çayı ve iki tane kürt böreği, şekerli olarak önüne geldi.

Telefonunu çıkardı, masanın üzerine koydu. Sonra tekrar alıp cebine koydu. Bugün bakmayacaktı. Etrafı seyredecekti. Burada ne sesler duyacaktı? Ne görüntüler? Cam kenarında otururken karşı kaldırımda bekleyen birkaç insanı göz ucuyla takip etti. Sonra…Aralarından bir tanesi, kalbinin üstünde bir kelebek deseni olan, yeşil tişörtlü kız…

Saçlarının sarısı omuzlarına bulaşmıştı. Parmakları o kadar narindi ki tuttuğu minik çanta, parmaklarını acıtabilirdi. Bu kadar güzel olduğunun farkında olmamak, herhalde onu mahcup ediyordu. Mahcup mahcup etrafa bakıyordu. Altına giydiği biraz bol pantolon, onu nasıl da asil göstermişti! Teşhir etmeden güzel görünmek, kendine yakışmıştı çünkü.

Bir an…Bir an, bana on dakika gibi geldi. Ve bir gülüş…

O nasıl güzel bir gülüştü! Gülüşünü meleklerden çalmış bence. Bu, onun suçu değildi. En az melekler kadar narindi ki ben, onları kırılmasınlar diye hiç görmemiştim bugüne kadar. Bu gülüş, melekler kadar yakışmıştı ona. Ve yürümeye başladı. Öyle kadınsı değil… Dümdüz bir insan gibi… Ne olmuştu? Neden bakmıştım bu kadar uzun uzun? Neden yüzyıllık yalnızlıktan sonra, başkasının gülüşünde kendimi bulmuştum? Kafamı çevirmek istedim. İstedim ama çeviremedim. Aklıma bir şey geldi. Dua ettim.

“O da kahvaltısını yapmamış olsun. Buraya gelsin. Geçip gitmesin.” diye… Kader ağlarını örmeye başlamıştı bütün güzelliğiyle. O küçücük kapıdan dev gibi bir güzellik nasıl sığmıştı, hayret ettim. Geldi. Çaprazımdaki masaya, beni görecek şekilde oturdu. Hadi, itiraf edin. Beni görecek şekilde oturdu. Artık yediğim yemeğin bir önemi kalmamıştı ve onun ne yiyeceğini merak ediyordum. Acaba kahvaltısını neyle yapardı? Çay mı? Meyve suyu mu? “Gülsüm, bir çay ver bana. Demli olsun.” dedi. İki de sade börek. O da şekerli aldı. Bak! O da benim gibi zevklere sahipti. Acaba kaç çocuğumuz olurdu? O da benim gibi kız çocuğunu sever miydi? Acaba benim evime yetmiş metrekare diye burun kıvırır mıydı? Daha büyük bir daire olsun diye isyan eder miydi? Annesi babası, beni evlat gibi görür müydü, yoksa “Kızımızı bizden çaldı.” diye kin mi duyarlardı? Evet, bu bizim ilk buluşmamız sayılırdı. Aynı masada olmasak da…

Karşılıklı çay içip kahvaltı yapıyorduk. Duygu denizinde bir ada kurdum ona. Sadece ona. Ondan parçalar yerleştirdim. Onu duyduğum sevgiyle ne güzel çiçekler bitirdim bahçelerinde… Sonumuzun ne olacağını bilmiyorum. Belki birkaç gün içinde açılırım belki birkaç hafta. Belki de beni hiç sevmez. Şart mıdır sevmesi peki? Mutluydum. Kavuşmadan bir ömür boyu unutamayacağım dakikalarım oluyordu. Bir kazık çaktım akıl uçurtmama…

Rüzgâr alıp götürmesin diye…

İlgili Haberler

Akıllı Prens Masalı

okuryazarkitaplar

Ufka Yolculuk Kitap Okuma Yarışması Etkinliği

okuryazarkitaplar

3B Bakmak

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...