Her şey Farukların evine oyun oynamaya gitmemle başladı. Evleri diğer evlere göre farklıydı ya da bana öyle geldi. Mistik bir hava vardı, içeride bir şeyler olduğunu hissetmiştim. Sekiz yaşlarındaydık, hayal dünyamızın sınırlarının sonsuz olduğu zamanlar.
Arkadaşımla şoförcülük oynuyorduk. Faruk, okulun servis şoföründen çok etkileniyordu. Onun gibi giyinip onun gibi konuşmaya çalışırdı. Evin salonunda kova kapağından direksiyon, oklavadan vites yapmıştık, terliklerden de pedallar. Araba merakı vardı Faruk’un. Kendimizi kaptırır, saatlerce vakit geçirirdik koltukta. Evin büyük ablası Semra Teyze- Faruk’un ablası- arada kontrol ediyor kek, meyve suyu bırakıyor kıs kıs gülüyordu bize. Bir ara yanımıza gelip oturdu, bir şeyler söylemek ister gibi bir hâli vardı. Bütün gizemli hâlini takınıp bana döndü ve ‘‘Nadir biliyor musun bizim bu vitrinin arkasında bir kapı var ve tünelden geçip Mısır’a gidiliyor.’’ dedi. Evet, çok şaşırmıştım ama Mısır neresi, neden öyle dediğinden önce kapı ve tünel daha çok merak uyandırdı bende. İnanmaz gözlerle baktığımı görünce ‘‘Gel, göstereyim.’’ dedi. Vitrinin yanına geçti beni bekliyordu, yanına gittim. Eski oyma bir vitrin, içinde dantel serili, fincan takımlarının olduğu koyu kahverengi ağır bir mobilya. Vitrini ittirince gördüğüme inanamadım, gerçekten orada kapıya benzer bir şey vardı. Semra Teyze anlatmaya devam etti. ‘‘Ben bazen buradan geçip Mısır’a gidip gezip geliyorum ama sakın kimseye söyleme bu sırrımı.’’ diyerek beni sıkı sıkı tembihleyince daha çok inandım. Bunu bana neden söylemişti şimdi, düşünemiyordum. Ayaklarım yerden kesilmiş bir an önce oradan geçmek istiyordum. Ancak çok geç olmuştu eve gitmem gerekiyordu. Aklımda bir sürü soru, içimde heyecan ve bin bir merakla eve gittim.
O gece uyuyamadım. Yatmadan önce babamlara Mısır’ı sordum. Çok uzakta olduğunu anlattı babam. Orada piramit denilen yapılar olduğunu ve içinde mumyaların olduğunu söyleyince biraz korktum. Birkaç dergi karıştırdım. Annem, ne olduğunu sorunca hiç diyerek geçiştirdim. Sonra sabaha kadar rüyalarımda oralarda gezinip durdum. Gece, sürekli uyanıp yine aynı yerlere gidiyordum, rüyamda. Semra teyze kimseye söyleme demişti ama içimde de tutamıyordum. Sabah olunca kendimi sokağa zor attım. Daha fazla tutamadım bu sırrı ve başta üçüzler olmak üzere Dağhan, Günhan, Tuğçe’ye ve diğer çocuklara söyledim. Önce onlar da inanmadılar ama kapıyı gözümle gördüm, deyince biz de görmek istiyoruz, dediler. Artık yalnız değildim. Korkmama gerek yoktu. Semra Teyze sürekli gidiyormuş Mısır’a, söylesek bizi de götürür mü acaba diye evin yolunu tuttuk. Çok acayip bir yere benziyor.
Öğle saatleriydi kapıyı çaldık açan olmadı. Tam geri dönüyorduk ki uykulu gözlerle Semra teyze kapıyı açtı: ‘‘Hoş geldiniz çocuklar Faruk evde yok.’’ dedi. Hemen öne atıldım “Biz, başka bir şey için geldik dedim.” Kapıya yaslanan Semra Teyze bu dört çocuğun gözlerine bakıp “evet” diyerek beklemeye başladı. “Biz Mısır’a gitmek istiyoruz.” dedim. Semra Teyze önce bozuntuya vermedi “Ne Mısırı?” diyebildi sadece. Bana kızgın gözlerle bakıyordu, neden söyledin der gibi. Bende “Kimse bana inanmayınca söylemek zorunda kaldım.” dedim. Kafasını çevirdi, ciddileşmişti. Olmaz bugün çocuklar başka zaman diyerek göndererekti ki çocuklar yalvarmaya başladı. Semra Teyze çocuklarla baş edemeyeceğini düşündü. Bu olay daha fazla dallanıp budaklanmamalıydı. Gülerek “Sadece kapıyı gösterebilirim.” dedi ve içeri girdik. Evde kimse yoktu. O devasa vitrinin karşısındaki oyma koltuklara oturduk ilk önce. Bize yine kek ve meyve suyu ikram etti ve anlatmaya başladı. Öyle güzel anlatıyordu ki oralarda geziyorduk âdeta. Arada sesini yükseltiyor, korkunç akreplerden kocaman yılanlardan bahsediyordu. Bize Mısır’ın ne kadar sıcak ve eski olduğunu, çölün o kokusundan bahsedip ne kadar yorucu olduğunu söylüyordu sürekli. Büyük üçgen yapılardan yani onlarca piramit olduğundan bahsetti. Şimdi daha da merak etmeye başlamıştık. Her şeyi unutmuş, dikkatle onu dinliyorduk. Sonra kalktı kısa süreliğine mutfağa gidip geldi. Bu arada Nadir’in odada olmadığını fark etti. “Çocuklar! Nadir nerede?” dedi. Çocuklar, önce biraz bocaladılar “Şey bir işi olduğunu söyledi, gitti.” dediler. Semra Teyze şaşırdı, en çok isteyen oydu şimdi ortada yok, ne yapıyor bu çocuk bir şey anlamadım, diye söylendikten sonra bu geçişlerinden birini anlatmaya başladı:
Semra Teyze anlatırken biz de o kapıdan geçip Mısır’a gitmek için sabırsızlanıyorduk. “Çocuklar oraya öyle her canınız istediğinde gidemezsiniz.” dedi. Önce çağrılmanız lazım. “Nasıl?” dedi Dağhan şaşkın bir ifadeyle. “Dur anlatıyorum” diye devam etti Semra Teyze: “Her seferinde başka bir işaret gönderiyorlar. Bazen bir gürültü, bazen yanıp sönen ışıklar bazen de rüyayla.” Çocuklar iyice gömülmüşlerdi oturdukları koltuklara. Hiçbir dediğini kaçırmadan dinliyorlardı. “Geçen gün vitrinin yanından geçip arka odaya giderken kapıdan bir ışık geldiğini fark ettim. Vitrini çekip bakayım dedim, yerlerde bir ıslaklık vardı. Bir adım daha atmaya kalmadı ki bir el beni içeri çekti. Ne olduğunu anlamadan birden loş bir çadırda açtım gözlerimi. Dışarıda fırtına vardı. Sonsuz büyüklükteki çölün ortasında kumların arasında küçük bir çadırdaydık. Baktım, dört kişi birbirine sarılmış korkuyla bağrışıyorlar. Ben de aralarına katıldım. Başımızdaki adam arada kafasını dışarı uzatıp geri çekiyor. Telaşlı bir hâli vardı, birilerinden kaçıyor belli. Üstü başı toz toprak içinde. Uzun boylu, sakalı hayli uzamış, kurumuş ellerinde uzunca bir sopa, çadırın içinde geziniyor. Arada bir bize bakıp bakıp sinirleniyor. Biraz sonra fırtına dindi. Her birimizin eline birer su matarası ve içinde harita da olan kâğıtları verdi. Bizi çadırdan çıkarıp önüne kattı. Hiç kimse birbirinin dilini bilmiyordu. O yüzden konuşamıyorduk da. Ama fark ettiğimiz bir şey vardı, daha önceden el işaretleri ile şifreli bir anlaşma tekniği öğrenmiştik bu gidip gelmelerimizde. Bu zamana kadar birbirimizden haberimiz yoktu. Herkes bir kıtayı temsil ediyormuş, sonradan anladığım. Beş farklı kişi. Kaçar şekilde yürürken elimdeki kâğıdı okumaya başladım. Geçtiğimiz kapılar deşifre olmuş. Bir takım zaman yolcuları, dünyayı istila etmek için bu kapıları arıyorlarmış. Su ve oksijen kaynaklarımız tehlike altındaymış. O yüzden şu andan itibaren geçtiğimiz bütün kapılar bir daha açılmamak üzere kapanmış. Okuyunca çok korktum, geri dönemeyeceğimizi düşündüm. Artık başka bir yöntem kullanılacakmış. Bu kâğıttaki haritada işaret bulunduğu yerde bize yeni bir kalibrasyon belirlenecekmiş. Bu güvenli şehre bir an önce gitmeliymişiz. Evlerimize geri dönebilmemiz için bu şarttı. Kaybolmadan, gece yarısına kadar orada olmamız gerektiği yazıyordu. Her ihtimale karşı bize bu haritayı vermişler. Herkes önce birbirine baktı, korku ve kararlılıkla yürümeye devam ettik.Bize yardım eden güvenliğimizden sorumlu adam kolyelerimizi verdi. Her biri kendi auramıza göre belirlenmiş kişiye özel, dikkatle kullanmamız gerektiği kâğıtta yazıyordu. Bu kolyeler üzerimizde olduğu sürece onlar bizi göremeyeceklermiş. Akşam olmadan orada olmanın planını yapıyorduk ki kum fırtınası sonrası oluşan bir çukura düştük üç arkadaş. Koruyucu ve diğer iki arkadaş uzun uğraşlar sonucu bizi oradan çıkardı. Bir an önce şehre ulaştırmak için elinden geleni yapıyordu koruyucu. Yolumuza devam ettik. Kolyelerimiz yerinde mi diye arada bakarken birinin boynunda olmadığını fark ettik. Bayağı da yol gitmiştik. Geri dönemezdik artık. Kolyesi olmayan arkadaşımızı ortamıza alıp onu korumayı düşündük. Zaman yolcuları tarafından fark edilmemeliydik. Her şeye rağmen haritadaki bölgeye zamanında gelmiştik. Olzen şehrinde büyük bir kalabalık bizi bekliyordu. Bir suçlu arar gibi bize bakıyorlardı. İçlerinden en yaşlı ve bilge olanı kalabalığı susturup konuşmaya başladı. ‘İçinizden bir kişi artık buraya gelemeyecek, bizi açık ettiği için geçişine son verdik.’ dedi. Kim acaba diye düşünürken arkadaşımızın kaybolan kolyesini gösterdi ve o kişi bu kolyeye layık değil, dedi. Artık kim olduğunu anlamıştık. Hata yapan kişiyi kolye bırakıyormuş ona her şeyi unutturup. Buradan geri döndüğünde hiçbir şey hatırlamaması için ona bir sıvı içirdiler ve açılan kapıdan dünyaya gönderdiler. Hem korkmuştuk hem de sevinmiştik, ceza almadığımız için. Ama arkadaşımıza da üzüldük tabii. Sonra bizi yemeğe götürdüler. Tatlı, tuzlu, ekşi lezzetleri bir arada karışık şeyler yedik. Güzeldi. Dört kişiydik artık birbirimizi tanıyorduk acaba beşinci kişi kim olacaktı. Olzen şehri çok karmaşık ama güzellikler içinde bir yer. Çok büyük ağaçlar vardı etrafta. Yemyeşil bir de dere üstünde kano ile geçenlerin olduğu… İnsanları mutlu ve çok güzel görünüyorlardı. Daha önce hiç almadığım harika bir koku yayılıyordu yürüdükçe. Buradan ayrılmak istemezdi insan bir kere geldi mi, çölün ortasında inanılmaz.”
Semra teyze o kadar güzel anlatmıştı ki zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Sonra bize döndü ve “Bu yaşadıklarım dünyada birkaç dakikaya denk iken orada 14 saat geçirmiştik. Zaman kavramı orada farklı işliyor çocuklar.” dedi. Daha çok hayretler içinde kalmıştık. Birden o heyecanlı konuşmasını kesti. Bir hata yapmış olabilir miyim diye düşünmüş olmalı. Tekrar konuşmaya devam etti. “Artık siz de tehlikedesiniz, bu anlattıklarımı gizemli kapıyı ve Olzen şehrini bilmemeliydiniz.” dedi. Çocuklar tedirgin olmuşlardı. Neyse ki Semra Teyze çözümü biliyordu. Bir şekilde kapıdan ve bu geçişten haberi olanlar aura kolyeye dokunduklarında her şeyi unutuyormuş. Çocuklar unutmak istemese de mecburen kabul ettiler ve hep birlikte kolyeye dokunduklarında hiçbir şey hatırlamıyorlardı artık. Hatta ne için geldiklerini de kapıyı da unutmuşlardı. Keklerini yedikten sonra tekrar dışarı çıktılar oyunlarına kaldığı yerden devam ettiler. Semra Teyze bir oh çekmişti arkalarından bakarken. Ama unuttuğu bir şey vardı, Ben hâlâ kapıyı biliyordum. Onun da çaresine bakacaktı elbet. O arada birden kolyesinden ışıklar çıktı ve önünde helezonik bir kapı açıldı. Karışık renkler arasından geçip kayboldu. O anda ben de saklandığım koltuğun arkasından çıkıp Semra teyzenin arkasından gittim hiç düşünmeden.
Asıl hikâye buradan sonra başlıyordu.
Editör Sümeyye Bilen
Yazarın Kitabı

