
Gönül’ün evi aynalarla doluydu; ama hiçbirinde yüzü tam görünmezdi. Camın ardında kalan şey, çoğu zaman bir gölgeydi. Kendine bakmayı öğrendiği günden beri baktığı şeyin kendisi olmadığını sezmişti. Aynalar ona ait olmayan duyguları geri yansıtıyordu.
Kasabada “Gönül Çelen” derlerdi. Oysa Gönül hiçbir şeyi bilerek almazdı. İnsanların kalplerinden kopan parçalar, onun yanında kendiliğinden düşerdi yere. Kimisi bir bakış bırakırdı, kimisi yarım kalmış bir cümle. Gönül hepsini cebine koyar, akşam olunca sessizce çıkarırdı. Hangisi kime aitti artık ayırt edemezdi.
Zaman onun için düz bir çizgi değildi. Geçmiş, bazen bir kapı gıcırtısı olurdu; bazen de uykusunun en derin yerinde yankılanan bir ad. Gelecek ise hiç gelmezdi. Hep bekleme hâlinde duran bir boşluktu.
Gönül’ün içinde bir oda vardı. Kilitliydi. Anahtarını yıllar önce birine vermişti. Geri istemeyi akıl edememişti. O odada, dokunulmamış duygular, söylenmemiş sözler ve yarım bırakılmış bir çocuk otururdu. Ne zaman biri kalbini ona açsa o çocuk duvara biraz daha yaklaşırdı.
İnsanlar Gönül’e konuşurken hafiflerdi. Çünkü Gönül onların yükünü üstlenirdi. Ama her yük içindeki odayı biraz daha daraltırdı. Geceleri nefesi yetmezdi bazen; göğsünde bir el varmış gibi uyanırdı. Aynaya koşar, kalbinin hâlâ atıp atmadığını kontrol ederdi.
Bir gün ceviz ağacının altına oturdu. Ağaç, kökleriyle yerin altına tutunmuştu. Gönül ise kendini tutacak hiçbir yere sahip değildi. Yapraklar dökülürken içinde bir şeylerin de döküldüğünü hissetti. O an anladı. Çaldığı gönüller değil kendi kalbiydi.
Kasabadan ayrıldığı gün kimse fark etmedi. Zaten o hep biraz yok gibiydi. Ardında kalan aynalar artık kimseyi yansıtmıyordu. Kilitli odanın kapısı ise hâlâ kapalıydı; ama içerden hafif bir vurma sesi geliyordu.
Belki de Gönül Çelen bir insandan çok bir hâldi. İnsanların içinden geçen, dokunduğu yerde iz bırakan bir eksiklik. Ve bazı eksiklikler ne adlandırılabilir ne de onarılabilir; sadece taşınır.
