Yazar Neşe Kazan
Kabil, taşa baktı. Sis perdesi yavaş yavaş dağılıyordu gökyüzünde. Elindeki taş parlıyordu. Kana benzer bir kırmızılığı vardı sabahın ışığında.
-Bugün… Bugün yap. Sonra çok geç olur. Sonra herkes onun etrafında toplanır. Sen unutulursun. Tamamen.
(Her adım bir seçimdir. Her seçim bir yazgı mıdır, tartışılır.)
Kabil ayağa kalktı. Taş elindeydi. Ağırdı. Ama artık bir taş değildi. Bir çözüm, bir son ve bir başlangıçtı. Yürümeye başladı. Adımları ağırdı. Her adımda içindeki ses: “Doğru yapıyorsun. Tek seçeneğin bu. Başka yol yok.” derken, diğer ses, gittikçe zayıflayarak “Dur. Lütfen dur. Bu geri dönülmez bir yol.” diyordu. İlk ses bastırıyordu ikincisini.
Çünkü Kabil… Kabil seçmişti. Henüz bilmiyordu ama seçmişti. Vadiye indi. Habil onu gördü, gülümsedi:
– Ağabey! Sabahın bu saatinde buraya neden geldin?
Kabil cevap vermedi. Yaklaşıyordu. Taş sıkıca elindeydi, arkasında.
-Ağabey, iyi misin? Yüzün çok solgun.
Cain durdu. Bir adım kalmıştı. Habil’e baktı. Gözlerinde o saflık vardı. O temizlik. O kardeşlik.
(Safiyetle kötülük yan yana durursa, biri mutlaka yok olmaya mahkûmdur.)
Ve o an, son bir kez, vicdanı bağırdı:
-Yapma!
Karanlık hâkimiyetini yitirmemek adına daha da güçlendi.
-Şimdi. Düşünmek için artık çok geç. Ya şimdi ya asla.
(Ya şimdi ya asla’ diyen, hep ‘şimdiyi seçmiştir.)
İlk darbe en zordur. İkincisi alışkanlıktır. Taş havada uçtu. Güneş onu parlattı. Bir an, sadece bir an, sanki zaman durdu. Habil, şaşkın gözlerle kardeşine baktı. Anlamaya çalıştı. Anlayamadı, çünkü anlayacak vakit kalmadı. (Kurban son anında anlar, fakat artık çok geçtir.)
Taş kafasına çarptı. Küt! diye bir ses duyuldu, ardından kanlar fışkırmaya başladı Habil, bir eliyle başını tutarken, yere yuvarlandı.
-Ağa… bey…
Kan dudaklarından da süzülüyordu.
-Neden?
(Cevaplanması en zor soru, mutlaka ölürken sorulan olmalı.) Kabil, yerdeki taşı alıp, ikinci darbeyi indirdi. Sonra üçüncüyü. Sonra saymayı bıraktı. Elleri titriyordu. Nefesi kesik kesikti. Elinden yere düşen taş kana bulanmıştı.
Kardeşi kıpırdamıyordu artık. Gözleri açıktı ama bakmıyordu. Sadece koskoca bir boşluktu bakışları. Dev cüsseli adam geriye tökezledi.
-Ne… ne yaptım?
(Yapan sorar bazen ‘ne yaptım’ diye, ama soran zamanı geri alamaz.)
Ses cevap vermedi. Karanlık fısıltı kaybolmuş, görev tamamlanmıştı.
(Şeytan olay mahallini terk ettikten sonra suç yalnızlaşır. İki kişilik komplonun baş aktörü başka kötülüklere yelken açmak üzere yola çıkarken, suç ortağı katil vicdan denen o sessiz bekçinin gözaltında tek başına mahkûm kalır.)
Toprak kanı emiyordu. İlk insan kanı. İlk cinayet kanı. Kabil dizlerinin üzerine çöktü.
-Habil… Habil uyan. Lütfen…
Ama Habil uyumuyordu. Habil ölmüştü…
Kardeşi artık bir katil olduğunu yavaş yavaş anlıyordu. İnsanlığın ilk katili. Sonra yeri göğü inleten bir ses duyuldu.
-Kabil, kardeşin Habil nerede?
(Bilinen soru sorulur, bilinmesi için değil, itiraf için.) Kabil titredi.
-Bilmiyorum. Ben kardeşimin bekçisi miyim?
(Şeytanın elma yalanından sonra söylenen ikinci yalan olmalı bu, belki de yeryüzünün ilk yalanı…)
-Ne yaptın? Kardeşinin kanı topraktan bana feryat ediyor!
Kabil ağladı. İlk kez. Gözyaşları yere düştü. Habil’in kanına karıştı. İkisinin buluşmasından şimdi pişmanlık doğmuştu.
-Ben… ben sadece… O kabul edildi, ben edilmedim. Ben sadece…
Bahanelerin ardına saklanmaya çalışıyordu şimdi dev cüsseli adam. İçindeki ses onu kandırmış mıydı, kendisi mi istemişti artık hiçbir önemi yoktu. Birlikte tıkır tıkır işleyen bir plan yapmışlardı iblisle. (İnsan kandırılan değil, kandırılmayı kabul edendir.)
Komplonun kurbanı değildi o. Komplonun ortağıydı. Şeytanla birlikte kurmuşlardı. Artık kendine yazılanda payına düşen son görevi sergilemenin zamanı gelmişti. Kardeşinin cesedini öyle ortada bırakamazdı, kuşları izledi. Karga bile kavga ettiği türdeşini gagasıyla eşelediği toprağa emanet edince kendinden utandı. Gömdü Habil’i, toprağını kabarttı.
Cain artık ilk mezarı da kazandı. İşini bitirince taşımaya başladığı yükten öne eğilen bedeniyle ardına bakmadan yürümeye başladı. Nereye olduğunun, ne kadar süreceğinin hiç önemi yoktu. Yeter ki her şeyi unutabilmek mümkün olsundu.
Şeytan kazanmıştı. Kendine çizilen yolda, öğretmen mi katil mi olduğu ikileminden hayatı boyunca çıkamaması bir yana, vicdan denen terazi pişmanlığını sürekli körükleyerek içinde yanan ateşi her dem taze tutacaktı. Kabil kendinden asla kaçamayacaktı.
“Ve nefsi ona kardeşini öldürmeyi kolay gösterdi, sonunda onu öldürdü ve pişman olanlardan oldu.” (Maide Suresi, 30)
(İlk cinayet, ilk komplodur. İlk komplo, ilk ihanettir. İlk ihanet, kendine ihanettir.)

