Okuryazarkitaplar
ManşetÖykü / Roman

Maraz

Yazar: Ayşin ÇOBAN

Ne olursan ol, kim olursan ol eninde sonunda içinde ne varsa onunla muamele edersin.

Sabahın ilk ışıkları eski konağın penceresinden içeri süzülürken merhaba der gibi gülümseyip açıldı deniz mavisinden buz mavisine dönen gözleri. O gün çok önemli ve özel bir gündü onun için. Balkon kapısından içeri giren delikanlı ışığın arkasından vurmasıyla siyah bir gölge gibi ona doğru yaklaştı. Yaklaştıkça beyaz gömleği. jilet gibi ütülü siyah kumaş pantolonu belirginleşti. Masmavi gözleriyle gülümseyerek yatağın baş ucundaki sandalyeye geçip oturdu. Heyecanlanan kadın yatağından hafifçe doğruldu, ‘‘Geldin.’’ dedi. Delikanlı elini sıkı sıkı tutup ‘’Geldim.’’ deyip gülümsedi. Gülmek bir insana ancak bu kadar yakışırdı; gözlerini Süreyya Hanım’ın yüzünde gezdirdi özlemle. Önce elini sonra yanağını öptü, duygu dolu bakışlarla izledi izledi. Kapının açılmasıyla içeri giren evin gelini Leyla ve Neşe hemşireyi görünce ‘‘Geldi bakın Beyazıt geldi.’’ dedi heyecanla. Bir an içeri girenlere baktı, sonra tekrar dönüp Süreyya Hanım’a özlemle bakmaya devam etti.

Leyla ‘‘Hadi bakalım, Süreyya Hatun, ilaç zamanı’’, aç karnına içmek istemezdi hiçbir zaman, yaşlılıktan buruşan suratını memnuniyetsizce daha da buruşturdu. ‘‘Valide sultan’’ dedi delikanlı ‘‘İyi olman gerek biliyorsun, hadi yorma yengemi’’ bunu duyduğu gibi aldı ilaçlarını. ‘‘Hahhh şöyle, Beyazıt olmazsa içmeyeceksin bak’’ Beyazıt ismini duyunca, gelinine ne kadar mutlu olduğunu ellerini çırparak anlatmaya çalışıp, ‘‘Şimdi balkonda bi kahve keyfi yaparız değil mi?’’ diye ısrar etti çocuklar gibi. Neşe hemşireye bakıp, bu defalık izin ver der gibi baktı Leyla, gözleriyle tamam işaretini verdi. Neşe’den izni koparınca o da en az kayınvalidesi kadar mutlu oldu ‘‘Tamam valide sultan tamam’’ dedi. Çocuklar gibi heyecanla oğluna bakıp ‘‘O zaman terasa çıkar beni’’ dedi. Leyla bir kolundan Beyazıt diğer kolundan tutarak terasa çıkardılar. Konağın işlemeli beyaz parmaklıkları ihtişamlı deniz manzarasını tamamlıyordu; pırıl pırıl mermer zemin ve yine beyaz işlemeli sandalyeler muntazam bir görüntü sunuyordu. Masaya geçip oturdular. Leyla ve Neşe içeri geçti, anne oğul önce ahşap işlemeli parmaklıkların arasından denizin mavi ışıltısını seyre daldılar, sonra birbirlerini hasretle süzdüler, Beyazıt ‘‘Çok deniz gördüm, hiçbirinde bu maviliği bu esenliği tadamadım’’ memleketine özlemini böyle dile getirmişti. Gülümseyerek oğluna baktı ve ‘‘Çabuk bitir şu okulu gurbet çekilmez evladım.’’ dedi. Ekledi ‘‘Sevdiğin yemekleri dün akşamdan yaptırdım özlemişsindir, ben artık yapamıyorum ama Leyla’mın el lezzeti tıpkı ben, o yaptı hepsini, senin için’’ delikanlı gülümseyerek ‘‘Kalbura bastı?’’ diye sordu heyecanla. ‘‘Onu da yaptı onu da hem tuzlusunu hem tatlısını’’
‘Hatırlıyor musun anne? Okulun ilk yılında gelirdin beni ziyarete, dolabımı en sevdiğim yemeklerle doldururdun, bayramdı gelişin bana, hiçbir bayrama değişmem o günleri, sonra gelemedin işte’. Süreyya Hanım elini oğlunun melek yüzünde gezdirdi ‘‘Sen gel oğlum, ben gelemesem de sen gelebilirsin,’’ hasretle oğlunu süzerken ‘‘Gözlerin tıpkı bana benziyor kuzum,’’ zil siyah saçları beyaz teni muntazam çene ve yüz hatlarıyla kendisine hayran bırakılacak kadar alımlı bir delikanlıydı. Beyazıt göz alıcılığının farkındaydı. Aslında tiyatro okumaktı hedefi, ama babası bunu katiyen kabul etmeyince işletme bölümünü seçmek zorunda kalmıştı, dönüp annesine ‘‘Bu konuda babamın karşısında dursaydın eğer, şimdi her şey çok farklı olurdu valide sultan’’ Süreyya acı acı ona bakarak, ‘‘Adamlığın zerresini barındırmayan baban bu okulda adam olur demişti, duramadım evladım gücüm yetmedi.’’
‘’Yahu valide sultan, koca konağın hanım anası babaannemi dize getirmiş kadınsın sen, bunu da yapardın Süreyya Hanım’’ hani haksız da sayılmazdı, istese yapabilirdi ama koskoca Haldun Köseoğlu’nun oğlu işe yaramaz bir soytarı oldu dedirtemezdi millete, kocasıyla hem fikir oluşunun tek sebebi evlatlarını koruyabilmekti aslında, onlar için doğru olanın bu olduğuna kanaat getirdiği için durdurmamıştı kocasını. Leyla’yı gelin olarak en çok o istemişti, büyük oğlunun büyük aşkını da bu sebepten reddetmişti. Bülent’in kenar mahalle kızıyla evlendiremezdi, o konağa yakışmayan bir gelin ve Bayazıt’ın da artist olması onu endişelendirmişti.  ’’Biliyor musun oğlum?  İnsan yaşlanınca bir tek yaşı büyümüyor, yalnızlığı da büyüyor, hiç terk etmeyecek dediklerin de ölüp gidiyor, geride kalanlar da yaşlılıkla boğuşuyor.’’ Hayatın bu kadar kısa ve anlamsız olacağını bilseydi, belki de oğullarına istedikleri hayatı yaşamalarına müsaade ederdi. O da bilememişti, bey kızıydı bey hanımı oldu, tüm ömrünü beyler için mücadele ederek geçirdi. Her ikisi içinde acı dolu hatıralardı bunlar, ikisini de hüzün kaplamıştı biraz susup devam ettiler, o sırada kahveler gelmiş Süreyya kahvesini yudumlarken Beyazıt kahvenin varlığından habersiz gibi öylece dalmıştı seyretmeye doyamadığı manzaraya. Sessizlik Neşe hemşirenin yanlarına gelmesiyle bozuldu, ‘‘Hadi bakalım Süreyya hatun, iğne zamanı’’ diyerek odasına doğru ilerletti, oğluna bakarak ‘’Sen gelmiyor musun oğlum?’’ dedi. ‘’Yok annecim, sen istirahatine bak, ben biraz daha deniz havası alayım.’’ İğneyi yapar yapmaz önce gevşedi, sonra derin bir uykuya daldı. Zihninde esintiyle dalgalanan oğlunun siyah saçları.

‘’Bir son bahardı veda edişin bana,
Zamansızlık içinde süzülüp durdu hatıralar.
Ve bir şarkı eşlik etti her anına,
Hüzün çöker hayalin düşünce düşlerime,
Ne kadar nasipsizmişim sevgine şefkatine,
Ve hüznüm çoğalır kaderime eşlik edince bu şarkı,

Ağlama annem benim için ağlama
Bende herkes kadar aldım acılardan
Sen ne olur çocukluğumu sakla
Tek kalan bu elimde avucumda
Sen yine bir ninni söyle bana
Uyusun da büyüsün yavrum diye’’

On yıl önce…
Beyazıt henüz o hiç istemediği okulun kapısından içeri girmişti. İlk dersin bitmesiyle sıkıntısını kantine inip çay içerek geçiştirmeye çalışıyordu. Etrafta neler olduğu umurunda pek değildi, ta ki o kavga sesini duyuncaya kadar. Herkes gibi oda seslerin geldiği yöne doğru ilerledi, kalabalık içinde yapılı bir genç çelimsiz diğer genci azarlıyor, o da ‘’Özür dilerim istemeden oldu.’’ deyip oradan ayrılmak istiyordu, herkesin ortasında tokat yiyince iyice küçümsenmişti, bunu gören Beyazıt hemen atıldı tokat atan gencin yakasından iki eliyle tutup, kafa attı, kalabalıktan uğutular yükselince diğer gencin kolundan tutup bahçeye hızla çıkarttı. O gün başlamıştı Beyazıt ve Vedat’ın dostluğu, bir daha birbirilerinden hiç ayrılmadılar.
Beyazıt’ın bey oğlu olması, göz kamaştıran dış görünüşüyle, ayrıca tam bir beyefendi gibi yetiştirilmesi okulda sözü geçen en gözde öğrenci olmasına sebep olmuştu. Vedat’la yakın arkadaşlığı sayesinde onun da okulda saygı duyulmasına vesile olmuştu. Vedat’ın hikâyesi ise bambaşkaydı, günlerce vakit geçirmiş fakat kendinden hiç bahsetmemişti, Beyazıt merak edip duruyordu, bir gece birlikte takıldıkları mekânda ‘’Oğlum artık anlat be, nesin, kimsin bilmiyorum? Üstelik bana güvenmediğini düşünmeye başladım.’’ anlat demesi kolaydı, diline kalbine kilit vuran için hiç kolay olamazdı. Fakat çözdü dilini döktü ne var ne yoksa gönlüne sakladıklarını.
‘’Silindi oğlum çoğu, hafızam kabul etmedi, hani bünyeme ağır geldi anlayacağın. Anam beni doğururken ölmüş, düşün artık sonraki hayatımı. Babam işte bakamamış bana böyle çelimsiz kalma sebebim, biraz da çirkinliğini vermiş dedemin oğlu.’’ Acı acı güldü, hayatının dalgasını da geçmese aklını yitirirmiş insan. O gülerken Beyazıt’ın yüreği kor kor yanıyordu, ‘’Nasıl dayanmış?’’ diye iç geçirdi henüz hayatının ilk anlarını öğrenirken. Şu an bu kadar yanıyorsa arkadaşının hâline, sonrasını dinlese ne yapacaktı kim bilir? Devam etti Vedat, ‘’Bakma çelimsizliğime, yüzümün pütür pütür oluşuna, benden sonra doğan kardeşlerimi bi gör dağ gibiler, ayın on dördü gibi parlar yüzleri. Neyse, sonra evlenmiş babam, karısı istememiş beni henüz iki yaşındayım haaa..!  Anamın anasına vermişler, beş yaşına kadar da orda, yaşlı nenem ne kadar bakabildiyse işte, nenem ölünce dedem bakamayacağını anlamış, ‘’Yurda vereyim, en azında devlet onu okutur’’ demiş. Haaa hiçbir görüş gününü kaçırmazdı, her hafta sonu çögenine tutunur köy minibüsüyle gelip alır beni evine götürür; sakladığı yemişleri meyveleri divanın altından çıkarıp yedirirdi bana rahmetli. Bi yüzümü güldüren anım o; babam hiç ortalarda görünmedi, ta ki elim iş cebim para görene dek.’’ öyleydi bir zamanlar kız çocuğu el lokması, erkek çocuğu geleceğin sigortası olarak görülürdü. Ne hayatlar sönmüştü bu cehalet yüzünden, kaç delikanlı, kaç genç kız bu yüzden yitip gitmişti, bilinmez.

Beyazıt’ın hüzünlü bakışlarında gözlerini kaçırarak devam etti hikayesine. Dünyayı yakmana sebep olacak bir hikâyeyi aklı selim anlatabilmek büyük cesaretti, ama o içinde biriken öfkesini bastırıp her detayını anlattı. ‘‘Anlayacağın dedem de öldükten sonra kaldım tek başıma. Daha doğrusu babamın vicdanına. Her yaz alıp beni götürür baba denilen o adam, işçilere tahsis edilen kulübede yatar kalkarım, tarlada çalışır işçilik yevmiyemi yarı yarıya alırım. Neymiş ben onun oğluymuşum, babalık payı.’’ Gülmeye başladı, dişlerinin birçoğu çürümüş yüzü zayıflıktan buruş buruştu, saçları Beyazıt’ın aksine çalı süpürgesi gibiydi.
Durumuna çok üzülmüştü Beyazıt; onun için bir şeyler yapmalıydı ve yaptı. O yaz ona öyle bir sürpriz yaptı ki, Vedat ömrü billah öyle bir yaz geçirmemişti. Alıp evine götürdü, Süreyya Hanım onu evladı gibi bağrına bastı. Oğluna ne yaptıysa ona da aynını yaptı, Haldun Bey de şanına yakışır şekilde karşıladı oğlunun can dostunu: sırtını pek karnını tok tuttu. Cebine harçlık bırakıp ‘’Bu kapıyı ister baba ocağı, istersen de bi büyüğünün kapısı bil evlat, sakın haa çekinme, darda da olsan buyur, keyifte de olsan buyur.’’ deyip yolladı. Üstüne ikisine de öğrenci evi tuttu oğlunu da sıkı sıkı tembihledi ‘‘Sahip çıkın bir birinize.’’
Vedat ilk defa iyi insanların varlığına kanaat getirmişti, artık hayata büyük umutlarla bakmaya başlamış, üstüne özgüveni artmıştı. Süreyya Hanım’dan hiç bilmediği anneliği, Haldun Bey’den öz babasından görmediği babalığı görünce hayata inancı değişmiş ‘’Artık yalnız değilim bir de kardeşim oldu.’’ umuduyla sıkı sıkı tutunmuştu yaşama, yüzünde acıdan kalan gülümsemelerle.
Hayat  insanın hiç beklemedikleriyle doludur, bazen hazin bir başlangıcı mesut bitirebilir, bazen de tam tersiyle yüzleştirir. Herkes kendi penceresinden bakar hayata, ne sunduysa onu görür, kimine bağ bahçe kimine bir dal bile esirgenir, arkadaşlardan birini koca konakta büyütürken diğerini sığdırmaz koca alemin bir metruk bir köşesine.

Kalbimin şifasıdır bazen uzletim, bazen ben bana külfetim

Neşe hemşirenin tahmini bu kez yanılmıştı, Süreyya Hanım beklediğinden daha erken uyanmıştı. Odasında yalnız olduğunu görünce etrafı şöyle bi gözden geçirdi. Yatağından kalmakta da hayli zorlanırdı, fakat oğlunu görmek yemek yiyip yemediğini öğrenmek için tüm gücüyle kalkmayı başarmıştı. ‘‘Nerde bu çocuk, odasına mı gitti acaba?’’ diye söylene söylene yürüme desteğiyle yavaş yavaş yürüdü, Beyazıt’ın odası koridorun sonundaydı, zaman alsa da odaya girmeyi başardı, yatağında bulamayınca ‘‘Yoksa vedalaşmadan mı gitti?’’ diye dolabını açtı. Kıyafetleri duruyordu; ama hepsi özenle kılıflanmıştı. Şaşkına döndü önce, çekmecelerini kurcaladı sadece bazı hatıralardan başka bir şey yoktu, sonra bir takvim yaprağı yıllar önce bu günündü, bir de sararmış gazete manşeti, artık zihni sabahki gibi huşu içinde değildi, yığıldı oğlunun yatağının üzerine, gazeteyi gözlüğü olmadan zar zor okuyor zihni karanlık zifiri bir ana açılıyordu, feryatlar ağlayışlar, eşinin ‘’oğlum oğlum’’  diye can verişi, gözleri büyüdü, manşeti okudu (Arkadaşını vahşice katletti.) ‘’Aman Allah’ım!’’ dedi ve aklı artık ona oyun oynamaktan vazgeçmişti. Tüm ayrıntıları hatırlatıyordu.
Tarihte o gün yalanlar bambaşkaydı.
‘‘Beyazıt’ dedi okula yeni gelen kızı göstererek. ‘‘Çok hoş değil mi? Sanırım yakınlaşacağım’’ diye arkadaşından tavsiye almak için yüzüne baktı Vedat. Hiç ummadığı bir cevap almıştı, kalbini param parça eden bir cevap. ‘‘Oğlum vazgeç o sana bakmaz.’’ deyince hızla uzaklaşmıştı can dostunun yanından. Arkasından seslense de duyuramadı sesini Beyazıt, ‘‘Oğlum yanlış anladın o kız çok havalı bana da bakmaz kimseye kolay kolay bakmaz.’’ Akşam gönlünü alırım diye üstelememişti. Geç vakte kadar bekledi arkadaşını, aramalarına kesinlikle cevap alamayıp konuşamayacağını anlayınca mesaj yazıp uyudu. Gecenin geç saatinde sessizce eve girdi, içmiş iyice aklını kaybetmişti. Mutfaktaki piknik tüpünü eline aldığı gibi derin uykudaki arkadaşının kafasına defalarca vurdu, o çirkin suratı arkadaşının kanıyla daha da iğrenç olurken ‘‘Bey oğlu olmak kolay kızlar hep sana bakar oğlum, bi de iyi beslemiş seni anan; anasız büyü de göreyim yakışıklılığını, ohhh be konakta büyümüş paşalar gibi bir de ahkam kes haaaaa! Hak ettin bunu oğlummm!’’ İşte mesut bi hayatın hazin sonu bu olmalıydı, iyi olmak bazen yetmiyordu. Böyle sonlanmıştı; Süreyya Hanım’ın gözünden sakındığı paşam dediği oğlunun sonu. O gün bu gündür meczup gibi gezerdi konakta. Sanki oğluyla beraber gömülmüştü kara toprağa. Konakta kalanlar ezberlemişti her ölüm yıldönümünde Süreyya Hanım’ın bu hâllerini, boş sandalyeye hoş geldin derler, boş masaya kahve ikram ederlerdi. Sanki onun gördüklerini görür gibi yaparlardı, ta ki o atak hâli dininceye kadar herkes rol yapardı.
(Seninle bi farkım kalmadı, sende koca bir mezar taşı, bende ansızın gidişin ıstırabı.)

Konağın üst katından çığlıklar yükseldi, Süreyya Hanım yıllar önce yitirdiği aklı başına gelmişti. Bir evlat annesinden önce göçemezdi. Yatağının ucunda otururken dizine kara saçlı oğlu uzandı, ‘’Ahhhh Vedat!’’ diye feryat edince ‘‘O yaşıyor hayatını anne öyle böyle, ben koparıldım hayattan.’’ dedi. Konaktakiler telaş içinde koşarak odaya girdiler, figanlar susmuş, elinde gazete küpürü gözleri sonsuzluğa dalmış, ama yüreğinin dumanı odaya sinmişti.
Çok geçmemiş olayın üzerinden, Vedat o okumaya tenezzül etmediği mesajı aklına kazıyarak ceza evinde yaşamına defalarca son vermek istemiş ama hayat onu ölümle ödüllendirmeyip, yaşamakla cezalandırmıştı.
Mesaj: ‘’Oğlum yanlış anladın sen. O kız çok havalı sana da bana da bakmaz. Ben taşralıyım sen köylü, onun gözü yükseklerde; hadi gel gözünü sevdiğim konuşalım.’’

Editör: Hüseyin BAY

İlgili Haberler

Uygar Dünyanın Başlangıcı Yunan Değil!

okuryazarkitaplar

Ey Yusuf

okuryazarkitaplar

Doğu Akdeniz’in Beyaz İncisi Lübnan

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...