Yazar Kübra Çakar
Ben Endülüs’üm. Yepyeni bir nefes, yeni bir adımım insanlığın kurtuluşu için. Farklı bir coğrafyadan sesleniyorum size. Endülüs olabilmek için yaşadım bunca zorluğu, bunca esareti. Bu toprakları, bu dağları sevmeden olmazdı böyle bir galibiyet. Bütün dağa taşa yazdım fethimin ülkünü “lagalibe illallah!” Bütün saraylarımda her başınızı çevirdiğiniz noktada yazar “Zafer Allah’ındır!” Tarık bin Ziyad benim için geldiğinde, aklına gelen ilk şey bu beldede İslamiyet’i hâkim kılmadan bir daha geri dönmemekti. Birçok sefere katılmıştı ve yüzlerce savaş deneyimi vardı. Bu sefer ise onun ilk komutanlık tecrübesiydi.
Bu yüzden yaktı bütün gemileri. Böylece bekledikleri gibi olmazsa, geri dönme umutlarını da söndürmüştü gelenlerin. Kurtuba, İslam’ın Avrupa’ya açılan ilk kapısıydı. Avrupa’ya bir mühür gibi mıhlanmıştı Endülüs ismi. Yüzyıllar boyunca ezanlar okundu sokaklarımda, sanatın en güzel hali yaşandı ruhlarda. Hâlâ en gizemli sözdür benim adım, Endülüs. Hedef değil, benim için bir ülküydü bu medeniyeti İslam için ayakta tutmak. Her milletten insanın özgürce yaşadığı bir yer olmak kolay değildi. Sekiz asır süren bu medeniyet, son kalesi Gırnata’da bir ihanetle son buldu.
“Müslüman Endülüs’ten bize 30 kitap kaldı, atomu parçalayabildik. Şayet yakılan bir milyon kitabın yarısı kalsaydı, şimdi çoktan uzayda galaksiler arasında geziyor olacaktık.” Gırnata’da yakılan kütüphanemin yakılışından sonra Nobel Ödüllü Fizikçi Pierre üzüntüsünü bu sözlerle dile getirirken, ben çoktan göçmüştüm buralardan. Zihinlerde ise yerim hep baki kalacaktır.
Müslüman’ı şöyle dursun, Yahudilerin de altın çağını yaşadığı bir medeniyetti Endülüs. Sanatın doruk noktasına ulaştığı, bir tarih bıraktım ardımda. Yazarlar, şairler ve âlimlerim oldu çağ değiştiren. 11. yy. da içimden bir ses yankılanır, İşbiliye’de (Sevilla) bir çocuk büyümektedir. Muhyiddin İbn Arabi adıyla ve yazdıklarıyla beni hep yaşatacaktır. Öylede oldu. Sözleriyle bin yıl sonrasına yön verdi, öğretileri gönüllerde yer buldu. Kurulan onca beyliğe rağmen, devam etti direnişleri. Yaşanılan onca işkenceye rağmen, uzun süre kimse bir yere gitmedi. Herkesin sürgün edilip artık buradan bir şey olmaz dendiğinde bile, 250 yıl daha devam etmiştir bu medeniyet. Bugün Avrupa, Endülüs’e o kadar çok şey borçludur ki!
Son Moriskalarda topraklarımdan zorla koparıldıktan sonra, artık yapacak bir şeyim de kalmadı. Elimde kalan son yer olan Gırnata’da, bir kaleye gömdüler beni. Ölmedim de yaşayamadım da, arafta bir yerde bekliyorum tekrar Endülüs olmayı. Ey Elhamra Sarayı! Sana neden “Kızıl Saray” diyorlar biliyor musun? Müslümanların bin bir işkenceyle su gibi akan kanları, yağmura karışıp her fırtınada yeniden duvarlarından oluk oluk aktığı için.
Editör: Çağlar Didman


