“Heyecanla Türkiye’deki eşyalarımın gelişini bekliyordum. Bilmiyordum aslında tüm eşyalarım gelse de beni sever diye annemin aldığı kahvenin ya da bir haylayfın, gözyaşlarıma hakim olamamama sebep olacağını…
Bütün eşyalarım bir tarafa; annemin, babamın, çocuklarım sever diye gidip aldıkları karpuzlu sakız ve şekerleri; benim sevdiğim çizi ve haylayfları, kahveye kıyamayıp “Biterse annem gider” psikolojisiyle, içemediğim kahveyi; elime geçtikçe kokusunu içime çekip sanki babammış gibi hissedişim… Ben beğenmedim diye bana sürpriz yapmak için benim zevkime göre aldığı kahve fincanlarını, o gıda kolisini açtığımda gözyaşlarıma boğuluşum ve her gelen misafire, küçük bir çocuk edasıyla, “Annem almış, sürpriz yapmış bana” deyişim…
Her gün, her misafirimde o fincanları çıkarıp bebek gibi sevince, anneme dokunmuş gibi hissedişim… Evde asla boş koli durdurmazken; sadece annemin aldığı kahve fincanları kırılır korkusuyla, her defasında kutusuna itinayla koyuşum… Bütün kolileri açsam da sadece o koliyi açtığımda, her dokunduğumda beni böyle derinden etkileyeceğini hiç düşünmemiştim… İki yılı doldurmak üzereyken anneme, babama hasretimin bu kadar çok olacağını bilemeyişimdendi belki de…
Küçük kardeşimin her sesini duyduğumda, bana şirinlik yaptığında sanki benim çocuğummuş gibi hasretle sarılmak isteği, hasretin bu kadar zorluğunu bilmememdendi belki de… Oysa hasret kelimesi ne saçmaydı benim için, bilmiyordum anlamını… Annenin, babanın uzaklığını bilmememdendi belki de… Ulaşamamayı bilmememdendi… Kim bilir…”
Sevgi yüreğe bir ok gibi saplanır mı hasretin kokusu kahveye siner mi bir dirhem ciklete koskoca özlem sığar mı gırtlağına sıkışan hıçkırıklar bir damla gözyaşıyla firar eder mi? Ciğerime oturan acıların zincirini çözmek, o kadar da kolay değildi bende. Patlamaya hazır bomba gibi saniyelere bağımlıydı zaman. Her an nefesim duruverecekmiş gibi küt küt yüreğim.
Kıyıya çarpan dalgaların oluşturduğu bembeyaz köpük gibi kabarıp duruyor hüzne esir umutlarım. Beklemenin acısı, hançerle delince gönülhanemi, bedene can olan ruhumun ıstırabı; yangın yerine çevirir duyguhanemi. Hasret yangınına bir damla su bulmak için öylesine gidilen ziyaret esnasında, mesaj kutusuna düşen o yazıların yükünü zayıf yüreğim kaldıramadı. Göz kapaklarında esir damlalar; bendini yıkıp indi yanak kaydırağından aşağıya. Kırılma noktası sıfırdı artık. Daha fazla esir tutamayacağımı anladığımda, çoktan vazgeçmiştim kendimi daha fazla sıkmayı. Elimdeki çay bardağı titremiş, gözyaşımın tuzu, çayıma şeker olmuştu.
“Ne oluyor” bakışlarını görmezden gelmek için bakışlarımı yerden kaldıramadım uzun süre. Çayın olmayan tadını, iyice kaçırmıştı özlem yüklü notlar. Nasılda hasret kokuyordu her bir cümlesi her bir satırı, her bir harfi. Uzun süren titreme nöbeti sonrası, seranın içinde kaybolup avazım çıktığı kadar bağırmak ve uzaklaşmak istedim. Olmadı…
