DenemeEdebiyatKöşe & YazıManşet

Misafirin Hakikati

Kübra ÇAKAR

Bugün benim için aralanan perdenin arkasından bakıyorum hayata; meğer herkes ve her şey birer misafirmiş… Bizi dünyaya bağlayan anne babamız, yol arkadaşımız olan eşimiz, canımızdan süzülen evlatlarımız… Hatta bizi uykusuz bırakan hastalıklar, göğsümüzü daraltan imtihanlar ve rüzgâr gibi esip geçen hisler… Canlı ya da cansız ne varsa, birer gölge gibi uğrayıp geçiyor ömrümüzden.

En ağır, en zahmetli misafirimiz ise her gün aynada göz göze geldiğimiz o “benlik.” Oysa ruh bile bu bedende geçici bir emanetçiden ibaret. Bizler ev sahibi sandığımız bu misafirliğin, gidenlerin ardından bıraktığı o büyük boşlukta kaybolup gidiyoruz.

Hz. Mevlana, “Tüm duygular misafirdir” derken bize tam olarak bu hakikati fısıldıyor. Gönül hanesine buyur ettiğin her ne varsa, onu mülkün sanma diye uyarıyor bizi. Ağırlamasını bilmediğin her zorlu misafir, gün gelir seni kendi evinde esir eder çünkü; üzerimize telafisi mümkün olmayan hasarlar bırakarak üstelik.

Biz ise bu geçici konukluk için dünyadan fazla istekler ve büyük hüzünler biriktiriyor; olmayanın gölgesine inanmayı seçiyoruz. Hiç var olmamış sorunları besleyip büyütüyoruz. Önce kendi uydurduğumuz illüzyonlara inanıyor, sonra dünyayı da bu sahte gerçekliğe ortak etmek için çırpınıyoruz. Zihnimizin kuytu köşelerinde yeni yargılar, zanlar inşa edip kendimizi o dar kalıpların içinde yıpratıyoruz. Kurban rolünün konforuna sığınarak, iyi ile kötünün o ezeli savaşında sessizce kötünün safına geçiyor da fark etmiyoruz. Hayatın sunduğu ipuçlarını göz ardı edip bize uzatılan o görünmez yardım ellerini geri çeviriyoruz. Sevgiyi zayıflık, teslimiyeti yenilgi sanırken; içimizdeki o saf ruhları, adeta Kaf Dağı’nın arkasına saklanan birer sır gibi kendi ellerimizle sürgüne gönderiyoruz.

Şimdi bakıyorum da her birimiz kendi içsel kıyametimizi hazırlıyoruz. Omuzlarımıza çöken suçluluk duygusundan, geleceğe dair devasa bir umutsuzluk canavarı besliyoruz. Öyle bir inançsızlık ki bu; her şey yıkılsın, bu düzen bitsin diye bekler hale geliyoruz. Sanki dışarıdaki dünyayı yıkınca içerideki harabeler düzelecekmiş gibi. “Nasıl olsa bana bir şey olmaz” düşüncesinin vücut bulmuş hali olan bir özgüvenle dimdik durmaya çabalıyoruz. Çoktan olanlar oluyor ama kabul etmiyoruz. Rahatız, tüm çaresizliğimize rağmen.

Ne zaman bir yerlerde bir fidan yeşertmeye, sistemi güzelleştirmeye çalışan bir el uzansa, onu hemen aşağı çekiyoruz. Bu gaflet uykusundan uyanmak şöyle dursun, adeta gönüllü bir köleliğe ve sonun başlangıcına doğru sürükleniyoruz. Sezgiselliğimiz küflü raflarda çürüyor, bizi bütüne bağlayan görünmez bağlar koptu kopacak halde. Bu halimiz, işine gelen tarafın yangınlarımızı daha da körüklemesine yol açıyor ve bizler geri dönüşü olmayan yolculuklara çıkıyoruz.

Belki de ancak her şey elimizden kayıp gittiğinde, o büyük yok oluş kapıya dayandığında anlayacağız Peygamberimizin o kadim öğüdünü:

“Yarın kıyametin kopacağını bilseniz bile, elinizdeki fidanı toprağa dikiniz.”

Çünkü fidan dikmek; neticeye değil, o anki eylemin kutsallığına ve her şeyin asıl sahibine olan mutlak bir teslimiyettir. Geçici olan bu dünyada, baki olan sevgiyi toprağa emanet etmektir.

İlgili Haberler

Ziyaret

okuryazarkitaplar

Türkiye’nin Kitap Karnesi…

okuryazarkitaplar

Onca Yıl Geçti

KÜBRA ÇAKAR

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...