Bir zamanlar, sarayın en görkemli odalarından birinde, gölgeler duvarlarda dans ederken Padişah rahat uyuyamıyordu. O gece rüyası, diğerlerinden farklıydı; sanki bilinmeyen bir el rüyasını tuhaf sancılarla dokuyordu. Padişah kendini geniş bir ovada buldu. Güneş alışılmışın dışında bir renkteydi, altın sarısı değil, solgun bir bakır gibi parlıyordu. Ovanın ortasında devasa bir kuyu vardı; çevresine toplanmış insanlar korkuyla fısıldaşıyordu.
Padişah kuyunun dibine baktığında, karanlıktan fısıldayan bir ses duydu: “Gel… gör…” Sanki dünya nefesini tutmuş gibi duruyordu. Merakına yenik düşen Padişah basamak basamak kuyunun içine indi. Her adımda kalbi biraz daha hızlanıyordu; ta ki dibine kadar indiğinde gökyüzünün büyük bir gölge tarafından kaplandığını fark edene kadar. Gölge bir an için güneşi yuttu, her yer sessizliğe gömüldü. O anda kuyuya doğru yükselen bir duman belirdi; dumanın içinde belirsiz şekiller kıvranıyordu.
Tam o sırada bir tilki belirdi kuyunun kenarında. Tilki, sanki Padişahı tanıyormuş gibi gözlerinin içine baktı ve şöyle dedi: “Bu felaket, sadece gördüğün bir rüya değil. Bu, uyandığında seni bekleyen bir uyarı.” Padişah önce şaşkınlıkla geriledi. “Bir tilki bana mı konuşuyor?” diye sordu kendi kendine. Fakat tilkinin sözlerindeki ciddiyet, korkudan çok merak uyandırıyordu içinde. “Benim uyandığımda ne olacak?” diye sordu Padişah titreyen bir sesle. Tilki başını eğdi ve gözlerini kıstı: “Senin rüyan gerçeklerle buluşacak. Bu felaket; gökyüzünün beni çağırdığı gün başlayacak.”
Rüyanın bu noktasında Padişah’ın etrafındaki her şey aniden yok oldu. Kuyu kayboldu, tilki buharlaştı, ovalar karanlığa gömüldü. Padişah kendini sarayın yatak odasında, güneş ışığının pencereden nazikçe içeri süzüldüğü yerde buldu. Yine de rüyanın ağırlığı göğsünde bir taş gibi duruyordu. İçinde tarif edilemez bir merak ve hafif bir tedirginlik belirdi.
Gün boyunca saray ileri gelenleri Padişah’ın rüyasını konuştu. Kimileri bunun devleti bekleyen büyük felaketin habercisi olduğunu söyledi, kimileri ise sadece yorgunluktan kaynaklanan bir hayal olduğunu düşündü. Fakat Padişah, tilkiyle konuştuğu o anı hiç unutamadı. Geceleri yıldızlara baktığında, rüyasında gördüğü o solgun güneşli ovayı hayal etti. Kalbinde bir yerde, o felaketin sadece bir rüya olmadığını, belki de geleceğin kapılarını daha önce çalmış bir ses olduğunu hissediyordu. Ve sarayda herkesin konuştuğu bu rüya, zamanla sıradan bir efsaneye dönüşmeden önce, belki de gerçeklerle yüzleşmenin bir başlangıcı olacaktı…

