Neşe Kazan
“Pembe düşlerin beyaz ülkesinde kimseyi sevmemişlere isyan edip dururdu yetmişli yılların başında Şenay. Herkesin pembe düşlerinin olduğu zamanlardı. Dünya iletişim çağı ile beraber, kopkoyu renklere boyandı. Pembe diziler izlerdik tv’lerde: Dallas, Yalan Rüzgarı, Manuela… Ekranlara yapışırdık adeta, zamanla… Stratejik düşünmeye başladık en yakınlarımız hakkında.“
Pembe seri Barbara Cartland romanları kesmedi o saatten sonra çünkü gerçek hayatımızda en büyük sevdaların bile menfaate yenik düştüğünü gözlemledik. Kerem ile Aslı’nın ölümsüz aşklarının Mirza Fethali Ahundov’un “Araplar kadar güzel masal uyduran, İranlılar kadar güzel masal anlatan, Türkler kadar masallara inanan başka bir millet yoktur.” deyişiyle ölümsüz olmadığını anlayarak uyandık pembe rüyalarımızdan.
“Pembe İncili Kaftan”ı gururla okuduk ilkokul sıralarında. Muhsin Çelebi’nin varını yoğunu harcayarak sekiz bin altına yaptırdığı kumaşı Hint’ten, incisi Venedik’ten gelen o nadide eseri ortaya koydu. Şah İsmail’in sarayında bıraktığı ve asla dönüp geriye bakmadığı gururun ve kudretin gölgesinde unutulmuş bir aynaydı. Ana fikir her ne kadar yaptığı ile övünmemek olsa da ben Türk’ün şanını yüceltmesini çok sevmiştim. Nihayetinde paha biçilmez bir serveti, üzerine oturdu diye sırtına giymemişti ve bunu da soyuna mâl etmişti.
Hiç sorgulamamıştık Şah İsmail bundan ne ders çıkardı diye hâlâ hırkamızı ters serip üzerine oturabiliyoruz nihayetinde. Hele ki bir de pembe pamuk şekerlerimiz de varsa değmeyin keyfimize. O yıllarda özellikle çocukların severek izlediği her yeri pembeye boyamaya çalışan panter de girmişti hayatımıza.
Sokakta her çocuğun elinde oyuncağını da görebilirdiniz. Her ne kadar dedektif miydi polis miydi diye düşünsem de ismini paha biçilemeyen elmastan aldığını da sonradan öğrenmiştim. Neşeli zamanlardı, Picassonun da neşeli zamanları anlattığı bir pembe dönemi vardı. Cambazlar, sirkler gibi neşeli konularla başlayıp kübizmle devam ettirdiği ve o dönemde “Avignonlu Kadınlar” en önemli eseriydi. Aslında tuvale vurulan pembe gerçekte olmayan renkti. Bilim adamları ise bu rengin sadece aklımızda var olduğunu söylemişlerdi.
Pembe ayrıca cinsiyetçi bir renkti. Her ne kadar herşeye muhalefet olsam da kızıma maviyi giydirdiğim halde oğullarıma neden yakıştıramadığım da kesinlikle benimle alakalı değildi. Hele ki renk mevzu bahis olduğunda aldığım en iddialı kıyafet sarı renkteydi çünkü kapitalist sistem erkek çocuğa pembe kıyafet üretmemişti.
Pembeden pembeye geçişte elli ton olduğunu biliyor muydunuz? Ben de bilmiyordum ama en sevdiğim iki tonu var birisi fuşya, diğeri kırmızıya yol alırken uğradığı narçiçeği. En sevdiğimiz “Gülpembe” vardı ki o da Barış Manço’nun on üç yaşındayken kaybettiği babaannesine yazdığı şarkıydı. İşte bende buraya kadar “Pembe”nin hikayesi. “Pembe gözlük takmak” deyimini ise hiç anlatmayacağım sarımsaklayıp saklayacağım.
