Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetÖykü

Misafir

@okuryazarkitaplar Gururla Sunar….

“Bir yolculuğun en zor kısmı kapının eşiğinden çıkmakmış. Edip Bey elinde valiziyle eşikteydi. Ayakkabılarını giydi. Tam çıkacakken kapının iç yanındaki üst üste dizilmiş pide kolilerini gördü. Karısı Sakine’nin kırkı için yaptırılmış pidelerin üstünü örten kâğıttaki yazı dikkatini çekti, ‘Göreme Pide’. Dün dikkatini çekmemişti. ‘Sakine, beni gittiği yerden de kontrol etmeye çalışıyor herhalde,’ diye düşünüp güldü. Karısı bu kadar çok pide yaptırdıklarını görse çok kızardı. Bol bol yenmiş, içilmiş, kalanlar evinde yaşlısı, hastası, çoluğu çocuğu olanlara paketlenmiş; yine de artmıştı.

Edip Bey pideyi severdi. Aklı dolapta kalan birkaç parçaya düştü. Tam ayakkabılarını çıkaracaktı ki ‘Aamaaan,’ dedi. Ayakkabılarıyla daldı mutfağa. Birkaç parça pideyi önce havlu kâğıda sardı sonra buzdolabı poşetine sonra da boynundaki postacı çantasına koydu.

Evden çıkmadan azık koymak eski adetiydi. Daha doğrusu Sakine’nin adetiydi. Rahmetli hep ‘İşten artmaz, dişten artar,’ der; parayı şuradan sıkıp şuradan yalardı. Edip Bey otuz sekiz yıl önce işe girer girmez evlenmiş o günden beri de şöyle bir lokantaya girip canının istediğini doyasıya yiyememişti. Ondan önce de parasızlıktan lokantanın önünden dahi geçmemişti zaten. Evde derli toplu giyinilip oturulur. Kanepede ayak falan uzatılmazdı öyle.

Kocası ne zaman şikâyet edecek olsa ‘Öyle deme bey! Bu zamanda dört çocuğu muhannete muhtaç olmadan büyütmek, okutmak kolay mı? Bak, borçsuz dertsiz hepsini meslek sahibi yaptık, evlendirdik elhamdülillah. Hiç başımız önümüze eğildi mi? Yok. E, daha ne olsun?’ derdi. O zaman karısına hak verirdi.

Hak verirdi vermesine de televizyonda gördüğü denizin kendisini hiç görmemişti, şöyle ayaklarını olsun sokup denizi hissetmek, kokusunu bilmek istiyordu. Uçağa binmek istiyordu mesela. Bulutların üstünden bakınca şehirler, yollar, ırmaklar nasıldır bilmek istiyordu. Renk renk insanlar, acayip hayvanlar, farklı iklimler görmek istiyordu işte.

Sakine’nin yanında bunları diyemezdi ki. Televizyonda görse iyice bakar, notlar alır, anlamaya çalışırdı. İşyerindeki dergilerden gizli gizli, gezmek istediği yerlerin fotoğraflarını keser, biriktirirdi. Karısı bu huylarını sevmez, televizyon kanalını değiştirmek ister, biriktirdiği fotoğraflar bir bahar temizliğinde kaybolup giderdi. Şu evde yıllardır bir misafir gibi karısının kurallarıyla yaşamıştı. Artık Sakine’nin değil kendi dediği olacaktı.

Karısı aniden ölünce ne yapacağını şaşırdı önce. Birkaç gün cenazeye uzaktan gelip yatılı kalanlarla durdu evinde. Onlar dağılınca evlatları bırakmadı, zorla kendi evlerine götürdüler. En iyisinin yanında üç günden fazla kalınmıyordu. Oğlu iyi olsa gelinin yüzü asılıyor, kızı iyi olsa torun homurdanıyor, hepsi iyi olsa evde kendine özel oda bulamıyordu. Velhasılıkelam hiçbir yere sığamadı, döndü evine. Evi de bir soğuk geldi; eli, ayağı ısınamadı bir türlü. ‘Yeniden mi evlensem?’ diye düşündü. Çocuklarına şöyle bir çıtlattı. Gönülleri olmadı elbette. ‘Daha annem öleli dün bir bugün iki…’ dedi kızı gözleri dolu dolu. ‘Yanımızda da rahat edemedin ki,’ dediler sonraki gün.

Geçen gün önce mutfakta teyzesiyle ‘Ev ev üstüne olmuyor. Babam da yalnız duramayacak gibi. Münasip biri bulunur mu ki?’ diye konuşurken duydu kızını. Baldızı ‘Kızım, babanda türlü türlü hastalık var. Arpaya katsan at yemez, kepeğe katsan it yemez. Konuşturma şimdi beni, kim netsin şunu?’ dedi fısır fısır. Edip Bey hepsini duydu. Baldızıyla birbirlerinden oldu olası hazzetmezlerdi zaten. Evlenmeye dair ümidi o gün suya düştü. Aslında o da korkuyordu yeni evlilikten. Kadın demek düzen demekti. Yeni bir kadın yeni bir düzendi. Bu yaştan sonra zordu. İşte o anda kararını verdi. Dünyayı gezecekti.

Ertesi gün kalktı emekli maaşını çektiği bankaya gitti. Ne kadar kredi çekebilirmiş, hangi evraklar lazımmış, öğrendi. Memurun gözü parladı. ‘Kimliğini al gel amca. Hemen veririz parayı,’ dedi. Ödeme miktarı biraz çok geldi ancak ‘Aamaaan! Ödeyemezsem çocuklarım ödesin, bir gün de ben onların hayrını göreyim. İşten artıramazlarsa dişten artırsınlar,’ dedi Edip Bey kendi kendine.  

Bankanın hemen yanındaki, yıllardır hevesli bakışlarla ofisin dışından gezi afişlerini incelediği turizm şirketine girdi. ‘En yakın zamanda nereye, hangi turlarınız var?’ dedi. ‘Yurt içi de olur yurt dışı da…’ dedi. ‘Yeşil pasaportum var.’, ‘Denizi de severim, çölü de…’, ‘Yaşlı göründüğüme bakmayın, eski toprağım ben, bana bir şey olmaz!’ dedi. ‘İki gün sonra saat on birde burada olurum,’ dedi. İşte bugün elinde valiziyle kapının eşiğindeydi. Kapıyı açtı. Tam çıkarken ayağı eşiğin yükseltisine takıldı, valiz bir yana savruldu. Pide kolileri eline dolandı, tutunamadı. Kafası küt diye eşiğin mermerine çarptı.

İkindi namazını müteakiben kılınan cenaze namazında, tabutunda sessizce yatarken Edip Bey’in bütün hevesi kursağındaydı.”  

“Bir dakika, bir dakika…” dedi Edip Bey yaşından beklenmeyen gür bir ses tonuyla. “Oldu mu şimdi? Madem geziye göndermeyecektiniz niye beni bu kadar heveslendirdiniz?”

Görüntüsü silinmeye başlayan Edip Bey’e hayretle baktım. “Yazar karakterini ne kadar yorar, yerden yere vurur, süründürürse o eser o kadar ilgi görür. Kaşağı’ya, Suç ve Ceza’ya, Anna Karenina’ya, Sefiller’e bakın. Hangisi mutlu sonla bitmiş? Hem ben son cümleyi de çok sevdim yazarken. Onu çıkarmak istemem,” dedim.

Edip Bey yok olmaya yaklaşmıştı. İyice kısılmış sesiyle elindeki tüm kozları kullandı.

“Ama o karakterler eserde ölse de milyonlarca insanın zihninde yaşıyor. Şimdi doğruya doğru insanlar beni okuduktan yarım saat sonra adımı bile hatırlamayacaklar. Sizi de hatırlamayacaklar açıkçası. Son cümleniz o kadar da iyi değil bence. Hem karakteri öldürüp hikâyeyi bitirmek biraz demode olmadı mı? Geçen yazdığınız hikâyede de öldürdünüz benim gibi birini. Geziye göndermezseniz göndermeyin. Fakat bırakın evimde huzur içinde yaşayım.”

Haklılık payı vardı. Beni ikna etmişti. Bilgisayarımdan, ayağı takıldığı ve öldüğü kısmı sildim. Yeniden yazmaya başladım.

“Kapıya doğru yürürken pasaportunu almadığını fark etti. Salonun kapalı kapısını açtı. Ayakkabılarına baktı. Yok, buraya ayakkabısıyla giremezdi. Bir yabancı gelmezse ayakkabısız da girmesine izin verilmezdi ya eskiden, o günler geride kalmıştı artık. Çoraplarıyla usul usul yürüdü salonda. Hiç kullanmadıkları kristal bardak takımlarının, önemli konuklara çıkarılan fincanların, süslü nikah şekerlerinin, otuz altı parça yemek takımının olduğu vitrinden kadife çikolata kutusunu çıkarırken elinden kayıp düşürdü.

Birtakım aşı kartları, evlilik cüzdanı, düğün fotoğrafları, çocukların bebeklik fotoğrafları, takdir belgeleri ve pasaportu döküldü ortaya. Tek tek aldı eline, kimine gülümseyerek kimine hüzünle baktı. Birer birer kutuya yerleştirdi. Pasaportunu aldı, evirdi çevirdi, onu da koydu kutuya. Kutuyu vitrinden aldığı yere bıraktı. Salonun kapısını kapattı. Ayakkabılarını ayakkabılığa koydu. Mutfağa oturdu, çantasındaki pideyi çıkarıp yedi önce. Döküntüleri toplayıp oturma odasına geçti. Çantasından turizm şirketinden aldığı dergiyi, broşürleri çıkardı. Sevdiği yerlerin fotoğraflarını kesip dosyasına koydu. Televizyonda ‘Gez Dünyayı’ adlı programı açtı, misafir gibi derli toplu oturup izlemeye başladı.”

Kafamı bilgisayardan kaldırdığımda misafirim kalkmış, usul usul gidiyordu. 

İlgili Haberler

Mavi Kamelya

KÜBRA ÇAKAR

Pınar Yener Balkan ile…

okuryazarkitaplar

İstanbul’un Kadim Sırları Aralanıyor

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...