Yazar Hüseyin Bay
Biliyorum, başlangıçlar hep zordur. Yeni bir işe başlamak, kurgulayarak ve üzerinde düşünerek verilen bir kararı eyleme geçirmek her zaman zordur. Bu, sadece benim için değil, herkes için de zor olmalı, zira benim için oldukça zor. Peki, üzerinde durduğum başlangıç neyin başlangıcı? Hemen yazayım da bu yazıyı okuyanları daha fazla merakta bırakmayayım. Yazı yazmaya başlamak. Yazın hayatına girmek. Evet, yazı yazmaya ve yazma alışkanlığını kazanarak düşüncelerimi bundan sonra yazıyla ifade etmeye çalışmaktan bahsediyorum.
Kendimi bildim bileli konuşuyorum; duygu ve düşüncelerimi muhatabıma veya muhataplarıma gayet etkili bir şekilde de aktarabiliyorum. Bu konuda herhangi bir sorunum yok. Bana söylendiğine göre, başarılı da sayılırım. Yıllarca öğretmenlik yapmış olmam, hayatımı ve ailemin geçimini sözlü iletişim esaslı bu meslekten kazanmış olmam bile başarılı olduğuma ilişkin bir gösterge değil mi? Özellikle on beş yıl aktif siyasetle meşgul olmam -ki siyasetin en önemli sermayesi söz ve sözlü iletişimdir- başarılı olduğumu düşünmem, ne denli haklı olduğumu göstermez mi?
Yazmanın olmazsa olmazları, okumak ve meraklı olmaktır. Meraklıyım hem de çok meraklı. Merak ettiğim şeylerin peşinden giderim. Merak konusunda ne denli istikrarlı olduğumu beni tanıyanlar çok iyi bilirler. Yazı yazmanın olmazsa olmazlarından biri olan merak hususunu, bu şekilde açıklığa kavuşturduktan sonra okumaya geçebilirim.
Okumak, şu hayatta yapabildiğim iyi şeylerden birisidir, hatta en iyisidir. Zaman zaman okuma yoğunluğunda bir azalma olsa da hiç aksatmadığım alışkanlığımdır diyebilirim. İhtiyaç listemde yemek, içmek ve barınmaktan sonra kendisine yer bulabilen en önemli madde okumak ve okunacak kitaplara sahip olmak çabasıdır. Hayır, abartmıyorum hatta az bile yazıyorum. Yazıyı uzatabilir ve zihnimde tasarladığım cümlelerin hepsini yazıya dökebilirim. Ama başlangıcın başlangıç olabilmesi için bu kadarının yeterli olacağını var sayıyorum. Ve kısaca ‘’Merhaba ben geldim.’’ diyorum.
MERAKLI OLMAK
Yazının ilk bölümünde yazı yazabilmenin olmazsa olmazlarından en önemli etkenlerinden birinin merak olduğunu ifade etmiştim. Bu bölümde ise merak kavramının kendisi üzerinde durmak istiyorum. Merak, yeni veya bilinmeyen bir şeyi öğrenme ve keşfetme arzusudur. Merak özellikle insanın en ayırt edici özelliklerinden birisidir. İnsanla diğer canlılar arasındaki farklılıkların başında gelen özelliklerindendir. Hayvanların bazısında da merak vardır ama onların merakı anlık ve geçicidir. Ama insanın merakı daha içten, sistematik ve süreklidir. İnsan merakının peşinde gidebilen, merakını sonuçlandırmak için sistemli çalışabilen ve elde ettiği bilgi birikimi kendisinden sonrakilerine de aktarabilen tek canlıdır.
Aslında her şey merakla başlar, bilim ve felsefenin oluşumunun, gelişiminin ana motivasyonu da meraktır. Merakı doğuran ana etkenin hayret duygusu olduğunu söylemek gerekir. İnsan farklı bir şey gördüğünde genelde hayret eder, şaşakalır sonra merak eder ve bu merakının peşine düşer. İşte bu peşine düşme eylemidir felsefe ve bilimin başlangıcı. Sokrates hayret ile ilgili şu cümleyi kurmuştur: ‘’Hayret etmek bir filozofun hissidir ve felsefe hayretle başlar.’’ Hayret duygusu karşısında insanların takındığı tavır farklılık arz etmektedir. Bazıları hayran kalıp kendini kaybederken, bazıları hayret ettiği şeyi yüceltip tapınır; bazıları ise merakının peşine düşerek “ne, neden, niçin ve nasıl” gibi sorular sorar ve sorgular. İşte bu merak edip merakının peşine düşenler ve her şeyi ama istisnasız her şeyi sorgulayabilenler, felsefe ve bilim yapabilenlerdir.
Bence; değişimin ve gelişimin en önemli müsebbibi meraktır diyebiliriz, demeliyiz de. Hatta günümüz medeniyetinin geldiği seviyeyi de meraka borçluyuz. Atalarımız merak etmese merakının peşine düşmese insanlık bu günleri görebilir miydi? Rutin, düşüncenin ve gelişimin katilidir. Rutini kırabilmenin tek yolu da meraktır. Rutinin ve yaygın kanıların üzerine düşünebilmek ancak merak ve sorgulama yeteneği gelişmiş ender insanların harcıdır. İşte o ender insanların merakı üzerinde yükselmiştir içinde yaşadığımız medeniyet de. Peki merak ettik bitti mi? Tabi ki bitmedi. Bizim, çetin ve zahmetli olmasının yanında, sonunun da gelmeyeceği bir yola girmemizi sağladı. Yani sadece başlattı. Yolda olabilmek, başarabilmenin olmazsa olmazı değil miydi zaten?
OKUMAK
Okumak anlamı çok geniş bir kavramdır. TDK sözlüğüne baktığımızda bir yazıyı veya metni okumayı tutun da bir kişiye veya nesneye küfretmeye kadar, farklı anlamlara gelebilmektedir. Kelimenin etimolojisine göz attığımızda ise birini bir yere veya bir şeye davet etmek ya da şarkı söylemek gibi anlamlar içerdiğini de görebiliriz. Sözlü kültür ağırlıklı bir toplumda, okumak; bir metni ezberden face to face olarak muhataplarına iletmek anlamına gelmektedir. Çünkü esas olan sözdür. Başlıca iletişim aracı da sözdür. Çünkü sözlü kültürün baskın olduğu bir toplumda; şiir, hikâye, masal, mesel ve söylence etrafında oluşur kültür ve anlam. Yazılı kültürde anlam ve dil, metin ve kitap okuma becerisi etrafında şekillenir; kültürün birikimi ve sonraki nesillere aktarımı da yazı yoluyla sağlanır. Hatta yazı keşfedilememiş olsaydı, medeniyet asla ve asla bu seviyeye gelemezdi. Yazı sözden daha çok emek ve çaba ister. Yazmak; kurgulamayı, derin bir tefekkürü, refleksi düşünmeyi, tekrar tekrar dönüp gözden geçirmeyi, yazılan yazının tutarlı ve doğru olmasını gerektirir. Konuşma esnasında herhangi bir yanlış anlaşılmayı düzeltmenin imkânı varken yazı da yapılan bir yanlışı izah etmek ve düzeltmek neredeyse imkânsızdır.
Sözde, mesajın kaynağı konuşan, mesajı alan da dinleyen iken yazıda ise mesajı alan okuyucu; mesajın hem muhatabı hem de yorumlayanı haline dönüşmüştür. Sözlü iletişimde dinlemek esas ve pasif bir eylemdir. Yazıda ise okumak esastır ve okumak, zihinsel ve bilişsel olarak aktif olmayı gerektiren bir edinimdir. İlk bakışta dinlemenin pasif okumanın aktif bir edinim olması garip gelebilir. Ama üzerinde titiz bir şekilde düşünüldüğünde hiç de garip olmadığı anlaşılacaktır. Dinleme ediniminde sözü söyleyen ile dinleyen karşı karşıyadır ve dinleyici anlamadığı şeyi sorabilme imkânına sahiptir. Okumada bu imkân yoktur. Okumada metni okuyan, anlamı kendisi bulmak zorundadır ve elinde sadece metin olduğu için de aktif olması gerekmektedir. Ayrıca metin farklı anlamlara gelebilecek şekilde yorumlara da müsaittir. Doğru anlamı ortaya çıkarabilmek bu sebeple başlı başına bir sorundur ve bu sorunu aşabilmekte üstün bir çaba gerektirir. Bu ve buna benzer daha başka sebeplerle okumak aktif olmayı, dinlemek ise pasif olmayı gerekli kılar.
Okuma kavramı, her kültüre göre şekil değiştiren, kültürden kültüre anlam farklılıkları kazanabilen bir kavram olmaya devam etmektedir. Sinema, telefon, televizyon, internet ve hepsinin bileşimi sonucu ortaya çıkmış olan, “Yeni Medya” aktüel kültürün başlıca taşıyıcısı haline gelmiştir. Okuma kavramı, metin okumanın yanında görsel mesajı çözümleme anlamı da içermeye başlamıştır. Ben ve benim akranım olan X kuşağının okumaktan kastettiği anlam ile bizden önce yaşamış kuşakların kastetmiş olduğu anlam farklıdır ve doğal olarak günümüz Z kuşağı ve ileride gelecek olan yeni kuşakların kastedeceği anlam da farklı olacaktır. Zaten farklıdır da. Bizim söz konusu ettiğimiz okuma- yazı yazabilmenin de olamazsa olmazı olan- kitap okuma ve kitap okuyabilme alışkanlığıdır. Hattı zatında okuma alışkanlığı edinmek zordur. Zor olmasına rağmen edinilmiş bu alışkanlığı devam ettirmek ayrıca daha da zordur. Bence Türk insanı olarak okuma alışkanlığımızın zayıf oluşunun en önemli sebebi, henüz sözlü kültürden yazılı kültüre geçememiş olmamızdandır. Sözlü kültürden yazılı kültüre geçememiş olmamızın nedenleri üzerinde durmayacağım. Bu mesele bahsi değildir.
Okumak deyince ilk aklımıza gelen anlam, bir eğitim kurumuna devam etmek anlamındadır. İkinci sıradaki anlam ise kitap okumak ve okuma alışkanlığını devam ettirmektir. Üçüncü sırada bulunan anlama gelince Kur’an okumak ki, bu okuma bizim insanımız için Arapça aslını ezbere veya yüzünden okumak şeklinde anlaşılır. Ve bu okumada anlamak pek önemli değildir, asıl olan okumaktır. Okumanın anlam sıralamasını daha da uzatabiliriz fakat maksadımız bu olmadığı için burada bitirmek en iyisidir diye düşünüyorum.
Kitap okumanın da farklı türleri mevcuttur. Her okuma aynı değildir ve dolayısıyla her okumadan elde edilen kazanımda aynı olmayacaktır. İyi bir okuma anlayarak, sorgulayarak, not alarak, dip notlara veya atıflara giderek düzenli ve sistematik bir okuma olmalıdır. Çekirdek çitler modunda olmamalı. Ciddi bir etkinlik yapıldığının farkındalığını unutmadan yapılmalıdır. Doğaldır ki her kitap da aynı değildir. Okuduğumuz kitabın konusuna ve türüne bağlı olarak okuma etkinliğimizin titizliği ve bu titizliğin yoğunluğu bile farklı olmak zorundadır. Hangi tür ve hangi kitap olursa olsun okumak ciddi bir iştir. Ve ciddiyetle yapılan her şey değerlidir. Okumak ta başlı başına bir değerdir.
VE BIKMADAN USANMADAN DENEMEK GEREK
Herhangi bir yetkinliğe sahip olabilmek kalıtsallıktan daha çok öğrenmeyi ve öğrendiğin şeyi sık sık tekrar etmeyi gerektirir. Beyin platesi dediğimiz; beynin bağlantılarını düzenleme ya da yeni bağlantılar kurma yetisi de önce öğrenme ve peşi sıra düzenli tekrarla oluşur. Usta bir yazarla acemi bir yazarın arasındaki fark birinin bir şey yazabilmek için uzun zaman ve emek harcamasına karşın diğerinin çok az bir sürede çok çok daha az bir emekle daha etkileyici ve de daha çok metin üretebilmesidir.
Yazı yazma becerisi yetenekten daha çok tecrübe ve çalışmayla elde edilebilen bir beceridir. Yetenek ve zekânın etkisinin olmadığını söylemiyorum. Zaten cümlemden öyle bir anlamda çıkmaz. Ben çalışmanın ve tekrarın daha önemli olduğunu söylüyorum. Tarihe mal olmuş ve haklı üne sahip olan yazar, bilim insanı ve filozofların hayat hikâyelerini incelediğimizde farkına varacağımız en önemli etkenin çalışmak olduğu hem de bıkmadan usanmandan çalışmak olduğudur. Düşüncelerimi, yazının da başlığı olan cümleyi tekrar ederek bitirmek istiyorum. Yazı yazabilmek için başlamak, meraklı olmak, okumak ve bıkmadan usanmadan denemek gerek.
Editör-Kübra Çakar
