Okuryazarkitaplar
Image default
AnıManşet

Bir Hafta Sonu Klasiği

Tam gişeleri geçtikten sonra gözüme çarpıyor, elindeki telefonla arkası karanlık bir camın önünde kendini çekmeye uğraşan genç delikanlı. Fotoğraf çekme konusunda her detay beni büyülediğinden kısa bir süre “neden, benim aklıma gelmedi?” diye hayıflanırken yapamadığım eylemin huzursuzluğunu yüreğimde taşıyorum. O gençte ilgimi çeken sadece bu eylemi değildi aslında. Giyinme tarzıyla da farklıydı diğerlerinden. Uzun saçlarına gri kasket oturtmuş, beyaz gömleğini geniş kargo pantolonun üzerinden sarkıtmıştı. İncecik kravatla eksiğini tamamlamış, ekru eprimiş spor ayakkabısıyla kendinden emin adımlar atarak yürüyordu. Ondaki bu rahatlığa hayran olmuştum. Sağ omuzundan astığı çantanın solda kalan tarafına aksesuar hakkını kullanmak için iliştirdiği bir sürü rozet, kendi sadeliğiyle tezat oluşturuyordu. Ben bu rahatlığı överken eşim yanımızdan geçip giden gencin pantolon paçasındaki ayrıntıyı yakalamış. Genelde şeytanın gör dediğini hep o yakalar. Pantolon paçalarını, yere sürtülmesini önlemek için zemine 90 derece açıyla çengelli iğneyle toplamış.

Akabinde bu pratikliğin “moda” olabileceğini bile düşünebilirsiniz gençler arasında. Her cümlenize “yaniii” yanıtı almaktan daha hoş bile durabilir.  Tam o sırada tren perona giriyor. Bomboş trende yer bulma telaşı yaşıyorum. Üçlü koltuğun köşesine oturuyorum. Hemen yanı başımdaki kapı, yolculuk süresince hiç açılmadığından kaos yaşamıyorum. Karşımda oturanlar, kendisinden hikâye çıkarılamayacak kadar hareketsiz. Ellerindeki telefona bakıyorlar. Vagonda görme alanıma giren herkeste durum aynı. Kimi oynuyor, kimi izliyor, kimi kulağına dayıyor. Bunları yapmayanlar da “alo” diyor.  Bir ben miyim bu manzaraya üzülen, diye düşünmeden edemiyorum. “Herkes okumak zorunda değil ki” cümlesiyle bir yandan kendimi avuturken diğer yandan e-okuyucumu açıp, uzun zamandır başka kitaplardan okumaya fırsat bulamadığım ‘Gece Yarısı Kütüphanesi’ne devam ediyorum. Tren salladıkça zorlaşıyor bir süre harfleri seçmek. Karşımda oturan kadının yanımızdaki eşine seslenmesiyle kopuyorum kitaptan. “İşte hikâye” deyip kapatıyorum kapağını elimdeki teknolojinin.

Camdan dışarıyı izliyormuş, ilgilenmiyormuş havası yaratmaya çalışıyorum, kadının rahatsız olmaması için. Adamın, sesinin ulaştığı her noktada insanlar dinlemeye geçiyor, belli etmemeye çalışsalar da. Babanın “kızım” diye hitap etmesinden anlıyoruz evladının uzakta olduğunu.  Yurttan ve okul müdüründen bahsedince de öğrenci olduğu anlaşılıyor. Ezcümle, kız ailesinden uzakta yurtta kalıyor. Odasını paylaştıkları arkadaşları onu dışlıyor. Ve kız ağlıyor. Yarım saat, babanın kızını teselli etmesini dinledik bütün bir vagon. Fakat böyle uluorta bağıra bağıra konuşan adamdan beklediğim performans, bu değildi aslında. “Seni istemeyeni sen de isteme kızım. Ne senin onlardan ne de onların senden bir üstünlüğü yok kızım. Sen hangi amaçla oradasın, derslerine odaklan ağlama kızım.” Adam iri yarı, Karadeniz şivesiyle konuşuyor. Kız ağlıyor. Baba sürekli teselli ediyor. Adam en son noktayı koyup, “Bak oldi oldi, olmadi celirum orıya kafa cöz dağıtirum, penim tepemin tasuni atturmasunlar da!” der demez, bir eksik parçanın tamamlanmasından duyduğum hazzı ruhumda hissederken başımı iki vagon arasında dikilen uzun boylu, zayıf, kıvırcık saçlı “kız güzeli” diyebileceğim masum yüzlü delikanlıya çeviriyorum. Elindeki telefona “Yaklaştım, geliyorum.” dedikten sonra bol lacivert eşofmanına aldırmadan olduğu yere bağdaş kurunca, kendi oğlum geliyor aklıma. Onca pisliği eve taşımış olabilir mi? Sonra ceplerini bir bir boşaltıyor çantasına. Sigara içmesini, ona hiç yakıştıramıyorum. Belli ki evine gidiyor. Ardından bir ses duyuluyor, çocuğuna yardım isteyen annenin çaresizliğini sesinin titremesinden anlayabiliyorsunuz. Ne kadar çok yardıma muhtaç insan var. Her meydanda sandıklar, her toplu taşımada anneler…

Tren Üsküdar’a gelince iniyoruz. Boğaz, fani âleme dair ne kadar ses varsa yutuyor ama görüntüye engel olamıyor. Rüzgârın tehdidi harika. Üşütmese de ısırıyor. İskeleden birer simit alıp ilerliyoruz. Güzergâh Kuzguncuk. Yürümeyi tercih ediyoruz, boğaz boyunca. İnsanlar, güle oynaya geçiyor yanımızdan. İyodun etkisi olsa gerek. Hedefe varıyoruz. Tek bir caddesi olan semtin iki kaldırımını da cafe ve restoranlar işgal etmiş. Masaların arasından yürümeye çalışıyorsunuz yol boyunca. Hayır, insanların egzoz dumanı altında yemek yemelerine şaşırmıyorum artık da evlerin kapılarında fotoğraf çektirdiklerinde hissettikleri duyguyu anlamak istiyorum. Telefonların bu eski İstanbul semtinde sadece fotoğraf makinesi ve sosyal medya olarak kullanılmasına şahitlik ediyorsunuz. Sanırsınız her sokak film seti, her poz veren başrol oyuncusu. Kovboy çizmeleri, deri mini eteği, geniş kenarlı şapkasıyla, restore edilmiş eski bir evin kapısında fotoğrafını çeken annesine teşekkür ettikten sonra aksesuarlarını çantasına yerleştiren genç kızı bile gördü bu gözler. “Ne güzel dertlerimiz var.” demeden edemedim. Zor bela hedefe varıp eşimin büyüdüğü ev ve ömrü bol olsun babamızın kapısını çalabildik bunca çabadan sonra.

“Nohut oda bakla sofa ahşap” evde hemen bir çay koydum bize. Karanfilli. Sonrasında ortadan daldık sohbete. Kim ölmüş, kim kalmış bu efsane şehirde?

“Bir varmış, bir yokmuş” la başlayan masallara nazire olsun diye…

İlgili Haberler

Ölümün Pençesinde

okuryazarkitaplar

Ben

KÜBRA ÇAKAR

Halit Ziya Uşaklıgil — Bireysel Trajedi

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...