
Ali yüksek lisansını yapmak üzere iki sene önce Hamburg’a gelmiş fakat buraları hiç sevmemişti. Hamburg’un gri gökyüzü, şehrin üzerine ağır bir kurşun plaka gibi çökmüştü. Elbe Nehri’nden gelen keskin soğuk, dar sokaklarda yankılanan topuk seslerine karışıyor; her adım, bitmek bilmeyen bir yalnızlığın ritmini tutuyordu.
Hamburg’un bitmek bilmeyen o meşhur çisenti yağmuru, Ali’nin paltosuna değil de sanki doğrudan ruhuna yağıyordu. Onun yalnızlığı, bir odada tek başına kalmak gibi basit bir şey değildi; binlerce insanın arasında, kimsenin çarpmamak için bile olsa göz göze gelmediği o “görünmezlik” hâliydi.
Etrafındaki kalabalık, sanki bir camın arkasından izlediği sessiz bir film gibiydi. İnsanlar gülüyor, aceleyle bir yerlere yetişiyor, Almancanın sert ve köşeli kelimeleri havada uçuşuyordu. O ise bu hızın içinde duran, paslanmış bir çark gibiydi; kimse ona dokunmuyor, o da kimsenin hayatına sızamıyordu.
Evine gittiğinde onu karşılayan şey bir huzur değil, duvarlara sinmiş bir sessizlikti. Anahtarı kilide soktuğunda çıkan o metalik ses, evin içinde yankılanıyor ve ona içeride kendisinden başka bir nefesin olmadığını hatırlatıyordu.
Bazen sadece kendi sesini duymak için mutfaktaki bardağa bir şeyler mırıldanıyor, sonra bu yaptığına kendisi bile hüzünleniyordu. Radyoyu açtığında odanın içine dolan sesler birer arkadaş değil, sadece yalnızlığın altını çizen birer dipnottu.
Onun yalnızlığı en çok akşamüstleri, limandan gelen gemi düdükleri ile ağırlaşırdı. O uzun ve derin ses, ona gitmesi gereken bir yerin olduğunu ama gidecek hiçbir yerinin olmadığını fısıldardı. Hamburg’un neon ışıkları sırılsıklam kaldırımlara yansırken, o bu ışıltılı tablonun içinde sadece karanlık bir silüetti.
Kendi içinde kurduğu o devasa gurbet, Hamburg’un soğuğundan daha sertti. Kimsesizliği, cebinde taşıdığı ama harcayamadığı eski ve geçersiz bir para birimi gibiydi; ne işe yarıyordu ne de atabiliyordu.
“İnsan en çok, anlatacak bir şeyi olup da anlatacak kimsesi olmadığını fark ettiğinde üşürmüş.”
İşte o, bu soğukla her gün yeniden tanışıyordu. Kalbindeki boşluk, Elbe Nehri’nin derin suları kadar karanlık ve bir o kadar da durgundu.
İsmi çoktan bu yabancı şehrin soğuk betonlarına karışmış olan Ali, Alster Gölü’nün kıyısında bir bankta oturdu. Etrafı kalabalıktı ama bu kalabalık, onun içindeki ıssızlığı daha da derinleştiren bir fondan ibaretti. Almanca fısıltılar, araba sesleri ve martı çığlıkları… Her şey ona ne kadar uzak olduğunu, buraya ait olmadığını haykırıyordu. Kalbi, gurbetin o tarifsiz sızısıyla görünmez bir el tarafından sıkıştırılıyordu.
Ayağa kalkarak yürümeye başladı. Nereye olduğunu bilmeden âdeta gözü kapalı yürüyordu. ‘’Belki de memleket yemeği yemek bana iyi gelir.’’ diye düşünerek Türk lokantalarının yoğun olduğu Sankt Georg Semtine doğru yürüdü. Her zaman kalabalık olan Böckmann Caddesine geldiğinde yorulmuştu. Rüzgârı arkasına alarak yavaş yavaş adımlarını sayarcasına yürürken birden irkildi.
Tam o sırada, rüzgârın yönü değişti.
Uzaklardan geliyormuş hissi veren bir ses duydu. Bökmann caddesindeki bir mescidin minaresinden ya da bir penceresinden süzülen o tanıdık ses, şehrin uğultusunu bir bıçak gibi yardı:
“Allâhu ekber, Allâhu ekber…”
Ali’nin omuzları gayri ihtiyari dikleşti. İlk nida, Hamburg’un o nemli ve ağır havasını bir anda dağıttı. Sanki biri, ruhunun üzerine çöken o tozlu perdeyi hızla çekip almıştı.
Ezanın sesi yükseldikçe, Ali’nin içindeki o “yabancılık” hissi yerini tuhaf bir aşinalığa bıraktı. Betimlemek gerekirse:
Saatine bakmayı bıraktı. Sanki açlığını bile unutmuştu. O ses, onu Hamburg’un modern karmaşasından koparıp çocukluğunun ikindi serinliğine, annesinin sofrasına, mahallesinin huzuruna götürdü.
Dakikalardır nefes almıyormuşçasına derin bir soluk çekti içine. Ezanın her kelimesi, kalbindeki o sıkışmışlığı bir düğüm gibi çözüyordu.
Artık yalnız değildi. O ses, ona nerede olursa olsun “sahipsiz” olmadığını fısıldıyordu. Göklerin dili, Hamburg’un soğuk binaları arasında ona özel bir selam gibi yankılanıyordu.
O ilahi ses Ali’yi adeta bir mıknatıs gibi içine çektiği için sesin geldiği binaya girdi. Burayı bugüne kadar hiç bilmemesine ve buraya gelmemesine üzüldü. Binaya girince yukarıya çıktığında namaza durmuş insanları gördü. Ayakkabılarını çıkararak halıya ilk bastığında içinde öyle bir heyecan ve mutluluk oluştu ki bir an uçtuğunu ve gerisingeri yere konduğunu hissetti.
Alnını secdeye bıraktığında sanki tüm dünya gürültüsü kapının dışında kalmıştı. O an, sadece bir eğilme değil; ruhun en yüksek mertebeye, asıl sahibine ulaşmasıydı.
Kalbini kaplayan o tarifsiz ferahlık, çölde bulunan serin bir vaha gibiydi. Her bir “Allâhu ekber” nidasıyla omuzlarındaki dünya yükü birer birer döküldü; yerini çocuksu bir neşeye ve sarsılmaz bir güvene bıraktı. Artık yalnız değildi.
Namazla ruhun en derin bir nefes almıştı. Selam verdiğinde sanki az önce bin yıllık bir yolculuktan huzurla dönmüş gibi hissetti. Ali’nin dudaklarında hafif bir tebessüm ve kalbine doğan o aydınlık, dünyanın veremeyeceği en büyük mutluluktu. Artık yalnız değildi.
Yüzünde hafif bir tebessümle camiden çıkarak tekrar yürümeye başladı. Ezan sesi, ruhuna sürülmüş bir merhem olmuştu. Hamburg artık eskisi kadar soğuk, yalnızlık eskisi kadar karanlık değildi.
