Yazar-Şaziye İnceler
Hani her insanın bazen bunaldığı başını alıp gitmek istediği günler olur ya. Canının sıkıldığı, gökyüzünün bile gri ve ağır göründüğü o yağmurlu günde koltuğa uzanmış, canı biraz geçmişti. Tam uyudu mu bilmiyordu, fakat nur yüzlü dedesinin silueti karşısındaydı. Dedesiyle konuşacakken, telefon çaldı. Aramanın kimden geldiğine bakmaya bile tenezzül etmedi, zira bu tür anlarda gelen çağrılar ya aceleci bir satıcının sesi ya da yıllardır konuşulmayan birinin gereksiz bir hatırası olurdu. Ahizeyi tembelce kulağına götürdü.
“Alo?” sesi, odanın durgunluğuna tezat, biraz boğuktu. Karşı taraftan gelen ses, uzun zamandır duymadığı, kalbinin en derinindeki, tozlu bir sandığı açan bir melodi gibiydi. Ses, boğazında düğümlenen o tanıdık hüzün tonundaydı.
“Ben… ben Elif.”
Bir an nefesi kesildi. Elif… On yıl önce, hayatının en parlak, en karmaşık ve en yarım kalmış bölümünün adıydı. Ayrılmalarının üzerinden yıllar geçmiş, mektuplar yazılmış, sonra hepsi yakılmıştı. Her ikisi de kendi yoluna gitmiş, o yolların birbirine bir daha kavuşmayacağına yemin etmişlerdi. “Elif,” diye fısıldadı, sanki kelimeyi söylerken kırılacak bir camı koruyormuş gibi. “Nasılsın?” “İyi değilim,” dedi Elif, sesi titrek ama kararlıydı. “Çok kötü bir gün geçiriyorum ve… Sadece senin sesini duymak istedim. Biliyorum, haddim değil ama…” Gözlerini kapattı. Can sıkıntısı, yerini tarifsiz bir özleme bırakmıştı. Elif’in kötü bir gün geçirdiğini duymak, kendi kötü gününün anlamsızlığını ortaya çıkarıyordu. O, hayatının merkezindeydi, her zaman olduğu gibi. “Neredesin?” diye sordu, sesindeki kontrolü kaybetmek üzereydi. “İçinde bulunduğum bu sıkıntıyı atmak için Eyüp Sultana geldim. Caminin avlusundayım. Yağmur yağıyor.” O an, zihninde eski bir filmin kareleri canlandı: Elif’in ıslanan saçları, saçlarının üzerine öylesine atılmış bir örtü. Tuğrul penceresinden dışarıyı izleyen hüzünlü gözlerle yaşadığı, heyecanın bitişini sessizce kabullenişi hatırladı. “Geliyorum,” dedi, saati kontrol etme gereği duymadan. Telefonu kapattı.
Gri gökyüzü, o an sanki bir nebze aralanmış, zihnindeki sis dağılmıştı. Can sıkıntısı gitmiş, yerine on yıl önce ertelenmiş bir hesaplaşmanın, belki de yeni bir başlangıcın heyecanı gelmişti. O an anladı ki bazı yarım kalmış hikâyeler, en sıkıntılı anlarda çalınan bir telefonla yeniden okunmak üzere beklerlermiş.
Ceketini kaptı ve yağmura aldırmadan, on yıl önceki heyecanla Eyüp Sultan’ın yolunu tuttu. Çünkü biliyordu ki bazı telefonlar sadece bir ses değil, kaybedilmiş bir zamanın ikinci şansıydı. Yol boyunca zihninden binlerce senaryo geçti. Yağmurun ıslattığı kaldırım taşları, onun ayak izlerinin kaybolduğu o eski yolları hatırlatıyordu. Camiye yaklaştıkça kalbi sanki yıllardır hiç atmamış gibi yeniden hızlanmaya başladı. O an, dışarıdaki yağmur bile, sanki onların yeni başlangıcını kutlamak için usulca dinlenmeye çekilmiş gibiydi. Bu, sadece bir telefon görüşmesinin devamı değil, iki ruhun on yıllık bir aradan sonraki yeminli buluşmasıydı. Yılların ardından gelen o mucizevi telefon görüşmesi ve dedesinin görüntüsüyle yeniden doğan adam, şimdi hayatına bambaşka bir ruhla bakıyordu. Şükranın getirdiği o dinginlikle, artık acele etmiyordu. Kendini o kalabalık, ruhani atmosferin ortasında bulmak istedi. Bu istekle, kendini Eyüp Sultan Camii’nin geniş avlusunda buldu. Öğle sonrası güneşi, mermer zemini ısıtıyor, kubbenin heybeti gökyüzüne uzanıyordu. İnsanların sessiz duaları, kuş cıvıltıları ve uzaktan gelen ezan sesi birleşince; huzur veren, kadim bir melodi oluşmuştu. Adam, avlunun bir köşesinde durmuş, gözlerini göğe dikmiş, içinden geçirdiği o inanılmaz olaylar için sessizce şükrediyordu. Tam o anda, bir ses onu yerinden sıçrattı.
“Tuğrul?”
Bu, Elif’in sesiydi. Tuğrul döndü. Elif, caminin mermer basamaklarından inerken elinde ince bir tespih sallanıyordu. Yüzünde, on yıl önceki o hüzünlü güzellik gitmiş, yerine, Tuğrul’un şükrettiği o mucizenin getirdiği bir aydınlık gelmişti. Göz göze geldiler. Bu kez, aralarında ne on yıllık bir mesafe vardı ne de yanlış anlaşılmaların gölgesi. Sadece, kalplerinin derinliklerinde yankılanan o ilahi lütfun ferahlığı duruyordu. “Elif,” dedi Tuğrul, sesi şaşkınlıktan çok, kabulle doluydu. “Sana söz vermiştim… Düzelmeye başlayınca, o ilk durağım burası olacaktı.” Elif yaklaştı, gözleri nemlenmişti ama bu kez mutluluktan. “Ben de aynı şey hissettim. O sabah, hiçbir neden yokken, içimde aniden buraya gelme arzusu belirdi. Sanki ruhum, seni arayan bir pusula gibi çalıştı.” Tuğrul gülümsedi. “Bu bir tesadüf olamaz Elif. Ne telefonun ne dedemin görüntüsü ne de şimdi sen… Bunların hepsi, o ilk can sıkıntısının ardından gelen bir lütuf zinciri. Allah, bize bir fırsat verdi. Sadece birbirimizi bulmak için değil, kendimizi bulduğumuz o anı, en kutsal mekânlardan birinde mühürlemek için.” Elif, tespihi avucunun içine aldı. “Sanırım haklısın Tuğrul. Bugün telefon ettiğimde, sadece sesini duymak istedim. Ama Rabbim, sana sesimi duymadan önce, ruhunun iyileşmesini nasip etti. Ve o iyileşmenin ödülü olarak, beni buraya, seni beklemeye gönderdi.”
Tuğrul, yavaşça Elif’e yaklaştı, sanki bu anı kırmak istemiyordu. “Bu bir tesadüf değil Elif. Bu, bizim ikinci başlangıcımız için verilmiş ilahi bir işaretti. Bizim hikâyemiz, en karanlık anımızda başladı ama şimdi, Eyüp Sultan’ın huzurunda bir lütuf olarak yeniden yazılıyor.”
Elif başını salladı, gözleri mutlulukla parlıyordu. “Öyleyse, Tuğrul… Bu lütfu birlikte kucaklayalım.” Ve o an, Eyüp Sultan Camii’nin avlusunda geçmişin tüm hüzünleri ve geleceğin tüm belirsizlikleri, o ortak şükran duygusu altında eriyip gitti. Onlar için bu, sadece bir buluşma değil, ilahi takdirin iki ruhu bir araya getirme sanatının en güzel örneğiydi. Daha fazla konuşmaya gerek yoktu. Aralarındaki on yıllık sessizlik, şimdi konuşulacak her kelimenin ağırlığını taşıyordu. “Elif,” dedi, sesi şimdi daha sağlamdı. Elini uzattığında eli onun eliyle buluştu. Elinin sıcaklığı, sanki kayıp bir parçayı yerine koyuyordu. “Senin sesin,” diye başladı Elif, sesi zar zor duyuluyordu, “Benim dünyamda ki tek doğru melodiymiş. Her şey griyken, senin sesin renkleri geri getirdi.” Romantik cevap, tam o an, bu dokunuşun ve bakışların arasında filizlendi: “Benim canımın sıkkın olduğu günler, seninle ilgili bir anı bekliyormuş meğer. Sen, benim hayatımın eksik bölümü değilmişsin Elif. Sen, hep yazdığım ama bir türlü bitiremediğim, o en güzel şiirin kendisisin. Ve biliyor musun? Şiirler bazen, en kötü günde geri çağrılır ki son dizesi yazılıp, o kitap kapansın.”
Elif, gözyaşlarını sildi. “Peki ya o son dize ne olacak? Biz ne yazacağız?” Adam gülümsedi, bakışları yoğun ve kararlıydı. Elini sıkıca tuttu. “Biz, o eski hikâyenin kapağını kapatmayacağız. Biz, o eski kitabın yanına, yepyeni, birlikte yazacağımız bir romanın ilk sayfasını açacağız. Çünkü bu sefer ne ben ne de sen, o sayfayı yarım bırakacak kadar korkak olmayacağız. Bu ikinci şans değil Elif; bu, Allah’ın bize ‘Yanlış yere koyduğumuz o aşkı, doğru zamanda geri alın’ deme şekli.” Elif’in yüzündeki gülümseme büyüdü. “Öyleyse,” dedi, sesi şimdi netti, “o zaman o romana ilk cümleyi sen yaz.”
Adam eğildi, sanki dünyanın tüm gürültüsü kesilmişti. “İlk cümle basit,” diye fısıldadı, gözlerinin içine bakarak. “Canının sıkıldığı bu günde, hayatım yeniden başladı…”
