Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetÖykü

Şeref Meselesi

ayşin çoban
Ayşin Çoban
‘Erdemlilik, iyi hâllerden ölçülmez, yapmayı tercih etmediğin kötülükten ölçülür.’
Yanık bir hikâyenin eseriydi vicdanımı ince ipliğe geçirip sallandıran. Zamanı mekânı yıllar öncesine uzanıp gömdüğüm geçmişimden hortlayıp ruhumu daraltan o mevzu. O akşam şerefimi okey masasında kaybettim. Kimse bilmedi, fakat benim bilmem kahrolmam için yeterliydi. Ah şu vicdan muhasebesi nasıl da acımasız yargılar insanı. İşte ben de o mahkemede yargılandım. Sanık ben, hâkim ben cezayı kesen de çeken de yine ben. Zaman farklıydı vicdan terazisi aynı. Aşklar köy meydanındaki çeşme başında aranırdı. Sevdasını arayan delikanlılar su taşıyan köyün genç kızlarının yolunu beklerdi. Orda buldum su kadar güzel Asiye’mi, ben henüz on sekiz, Asiye’m on beşinde köyün maralı. Mahzun bakışlarına saklamış sevdamı sarı saçlarına doladığından beri gönlümü ardı sıra peşine düşürdü yüreğimi.  Kolay olmadı kavuşmak o köyümüzün seçili beylerinden bir babanın kızı ben yetim kalmış dul Naciye’nin oğlu. Neyse ki o da bana sevdalıydı, zor da olsa askerden sonra kavuştuk. Bir de tüm delikanlıları tek bir cilveli edasıyla ardına düşüren Nergis vardı, hani yüreğimizi yerinden hoplatan türden ama analarımızın istediği gelin adayı olmadı. Adı üstünde Nergis, kışın filizlenip baharın açan her mevsim açardı bizimki. Kızıl saçları alev topu, beyaz tenindeki siyah beni yakardı, bir de cilveli bakışları, yanma da görelim der gibi. Herkese mavi boncuk dağıtan cinsten. Allah’tan Asiye’m vardı da cezbedemedi beni.
(İnsan kendini, benliğine icat ettiği doğrulardan değil kendinden bile sakladığı algılarından tanırmış.)

Tam düğün günümdü, köy düğünlerinde ne aşklar başlardı o zamanlar destan olup dillere düşen bile vardı. Tertibim, sırtımı sırtına hiç çekinmeden dayadığım kan kardeşim son anda sürpriz yapıp. ‘Gardaşımın düğününde halay çekmeyeceksem neye yararım’ diyerek gelmişti dağ başlarından. Ulan Seyit Ali biz şafak sayarken o vatan aşkına kapılmış askerliğe uzman olarak devam etmişti. Onu kimse caydıramadı kararından, öyle de inat bi adamdı. Ama şu sevda yok mu şu sevda?  Her yönden döndürür adamı. Ahhh be gardaşım ne diye gelip şu nergis çiçeğine tutuldun. Yakıştıramadım başta yiğidime sonra ses etmedim, sonuçta ben de aşkın közünde yanmıştım. Aldı bizim Nergis’i bir de köye yerleşti. Gurbete dayanamazmış bizim kız.  O gider dağlarda vuruşur, karısı masalara meze olurdu. Konuşuldukça salyaları akardı itlerin. Adı çıkmış dokuza inmez sekize. O akşam anamla Asiye’min atışmalarından bulanıp vardım çay ocağına. Bizim tayfa beni görünce pek memnun oldu, kayınpederin korkusundan aylardır oturmamıştım okey masasına. Görüşmeyeli uzun zaman olsa da pek bi değişiklik yoktu haspamlar da atılan her okey taşında adı geçmese olmazdı sanki. Ulan kız evlenmiş barklanmış ne diye ağzına sakız edersiniz hâlâ. Bi iki uyardım nafile dediklerine göre her akşam evine genç delikanlının biri girip çıkarmış. ‘‘Ulan dedikodudur’’ dedim kim dinler beni? Baktım olmayacak taşları tamamlayıp attım önlerine kazandığımdan değil, inat için içtiğim çayların hesabını onlara ödetip çıktım. Kafamın tası atacak sonra al başına bela. Neyse, çıkıp kaldım köy meydanında eve gitsem anamla gelini eve gitmesem bu şeref yoksunları, baktım ki çıkar yol bulamadım gittim bizim Arif’in büfesine tembihleyip aldım bir küçük ateş parçasıyla bi şişe suyu. Hele gammazlasın beni pedere, bak nelerini ifşa ederim senin deyip çıktım daldım dar sokaklara. Bir yudum su iki yudum ateş parçası yarasın ciğerlerime diyerek avare gibi dolaşıyorum, gece geç vakit kimsecikler yok köy bana ben köye kalmışım kimse görmeyince her şey mübah geliyor adama. Şişenin dibini görene kadar saydırdım kaderime, anama karıma yetimliğime, ulan paylaşılmayacak adam olsam yanmam kavgalarına bir onları düşündüm evin yollarında bir de çay ocağında konuşulanları.

Düştü aklıma Nergis, o saçları o gülüşü bu melet de şişede durduğu gibi durmuyor ki aklını şuurunu alıp yem ediyor nefsin itlerine. Neyse dedim tövbe çeke çeke eve vardım, ayaklarım beni eve getirmemiş meğerse kendimi Nergis’in bahçe kapısında buldum. Nerden bileyim çıkmaz sokaklara adımlarımı daldırdığımı. Demek düşüncelerimde kaybolmuşum yanlış yollara sapmışım. Bu ev benim evim tül perdenin ardında salınan da Asiye’m değilmiş. Saate baktım sabaha çok kalmamış, avludan girip üç beş basamağı çıktım, söğüt dalları gizliyordu dış kapıyı içeri girsem kimseler göremezdi. Sonra akşama kadar bekler çıkardım dışarı gün doğdu doğacaktı elimi kapıya uzattım çalacaktım bir daha unutamayacağım o sesi duydum, jeep sesi usulca yanaştı rütbeli subay ardında beşi geçmeyecek kadar asker. Merdivenleri çıkıyor her adımında kalbim fırlamak için göğüs kafesimi zorluyordu. Seyit Ali’ye ne cevap veririm diye düşünürken seslendi komutan tok sesiyle ‘‘Seyit Ali Önel’in nesi oluyorsunuz?’’ sorusuna, ‘‘Kardeşiyim.’’ cevabını aldıklarında uzattı kollarıma al yıldızlı katlanmış bayrağı o üç beş metrelik kumaş top mermisi gibi ağır geldi kollarıma hele bana selam durup:

‘‘Başınız sağ olsun, kardeşiniz şehit oldu vatan uğruna’’ sözünü duyunca dizlerimin bağı çözüldü çöktüm yere kapı açıldı göz göze geldik Nergis’le nasıl titriyordu, farkındaydı olanın fakat gözlerimde umut arıyordu bulamayınca umudu çöktü olduğu yere kala kaldı genç delikanlı ardından çıka geldi

‘‘Teyze! Teyze ne oldu!’’ elini uzattı omuzuma ve dedi ki bana

‘‘Suat abi acı haberi yalnız almayayım diye mi çıkıp geldin bu saatte kapıma?’’ O an gerçek yüzüme çarptı (Habil ölmüştü, ben kabilin soyundandım)!

(Fikri değil zikri kirliyse lekelenirmiş insanın kalbi ve bir ömür temizlenmezmiş.)

İlgili Haberler

Çalışkanlık

okuryazarkitaplar

Bursa Panorama 1326 Fetih Müzesi – Bursa

okuryazarkitaplar

Öğretmenler Günü

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...