
Kur’an-ı Kerim’de Hüd hüd, Hz. Süleyman’a uzak diyarlardan haber getiren bir kuştur. O, sıradan bir haberci değildir; bakmayı bilen görmeyenin göremediğini gören ve hakikatin izini süren bir yolcudur.
İnsan da kendi içinde bir Hüd hüd taşır.
Fakat bu içsel Hüd hüd’ün sesi, nefsin gürültüsü arasında çoğu zaman duyulmaz. Korkular, öfkeler, arzular, geçmişin yükleri ve zihnin bitmeyen konuşmaları onun getirdiği haberlerin üzerini örter.
Nefes çalışmaları tam da bu noktada önemli bir kapı aralar.
Nefes derinleştikçe beden gevşer, beden gevşedikçe zihin sakinleşir ve zihin sakinleştikçe insan kendi iç âlemindeki ince işaretleri fark etmeye başlar. Bu fark ediş bir kehanet değil, kişinin kendisiyle yeniden temas kurmasıdır.
Bazen yıllardır taşıdığı bir kırgınlığın farkına varır.
Bazen hayatında tekrar eden bir döngüyü görür.
Bazen de bir kararın arkasındaki gerçek niyetini keşfeder.
İşte bu anlarda içimizdeki Hüd hüd konuşmaya başlar.
Tasavvuf ehli buna basiret der. Gözün gördüğünün ötesini görmek değil, kalbin hakikate açılmasıdır. Nefes ise bu kapının anahtarlarından biridir.
Çünkü nefes sadece ciğerlere giren hava değildir.
Nefes, insanın kendine dönüş yoludur.
Her bilinçli nefeste kişi, nefsinin katmanlarından geçer; korkuların, alışkanlıkların ve şartlanmaların ötesine doğru ilerler. Yolculuk derinleştikçe içindeki Hüd hüd ona haberler getirmeye başlar:
“Nerede kendinden uzaklaştın?”
“Hangi yükleri artık bırakman gerekiyor?”
“Hangi duyguların seni yönetiyor?”
“Özündeki hakikatten ne kadar uzaklaştın?”
Bu haberler dış dünyadan değil, insanın kendi iç âleminden gelir. Ve kişi onları duyabildiğinde hayatının yönü değişmeye başlar. Belki de Hüd hüd’ün en büyük sırrı budur. Hakikati uzaklarda arayanlara değil, nefesiyle kendi içine yolculuk edenlere görünür olması…
