Hayatı gözlerinin önünden kısa kısa geçiyordu; tek bir noktaya odaklanmış anlatırken yer yer kopan sahneler, birbirini kovalayan bakışlarını virgüllerle bağ kurarak anlatmaya ve zorla da olsa hayata devam ettirmeye çalışıyordu. Elinden gelenin en iyisi buydu. Daha iyisini yapabilir miydi bilmiyordu çünkü hiç denememişti. Gücünü tüketen bir döngünün içinde çırpınırken aklına bile gelmiyordu daha iyisi. Tek bir takıntının peşinde kaybolan bir ömürden bahsederken fark ediyordu kaçan, kaybolan yıllarını. Eksilen saniyeler onun değilmiş gibi yaşamıştı fütursuzca. “Olsun,” demek geliyordu içinden, boşuna dökmemek için gözyaşlarını. Birkaç güzel andan fazlası yoktu hayatında, hepsi o kadar. Hiçbir zaman emin olamadığı, küçük kaçamak bakışlardı an dediğiyse sadece. Acı hissetmiyordu bunları anlatırken üzerinden bu kadar vakit geçmiş, çoktan olgunlaşmıştı. Geçmişini gülerek anlatma evresine geçmişti ama gözyaşları evrilmemişti, hâlâ oradaydı ondan bahsederken. Kendi kendini teselli ediyordu bir taraftan da, etrafında bunu yapacak başka kimsesi olmadığı için.
Aşksızlığın içinde aşkla yaşıyordu. Kulağında kemanın hep bir tiz sesi. Baktığı her yer, en sevdiği çiçek olan sarı papatyalardan ibaretti. İçine çektiği her derin nefeste bir papatya daha ekleniyordu bakışlarına, sarı kokulu. Bir kelimelik yerim olsun diyordu şu hayatta. Ve bu kelime, tıpkı şiirlerdeki nakarat gibi tekrar etmeliydi. Romanlarda geçmeliydi bu kelime; bir sevgilinin seslenişinde, gidenin arkasından bakışında okunmalıydı. O kelimeyle başlayan hiçbir cümle son bulamazdı, biliyordu. İlk kelime aslında son sözü de göze almak demekti. Söylenecek tüm sözler bittiğinde içinde hiç eksikliğini, yanlışlığını ve değersizliğini hissetmeden özgürce son noktayı koyabilmeliydi. Oysa daha başlamadan bitiyordu her söz, onunla göz göze geldiğinde. Gözleri o kadar kaçak ve o kadar umarsız sevdalarda ki o her apansızca gittiğinde arkasından koşan gözyaşlarını göremezken akıttığı ruh damlacıkları, onunla gidiyordu habersizce. Hiçbir şey kazanamadığı gibi elindekilerde bir bir kayboluyordu. Bütün kendini tutmalarını bir kenara bırakıp içinden geldiği gibi anlatmaya karar verdi. Yazıcıya dönüp koltuğuna yerleşti, daha iyi gibi göründü kararlı bir şekilde. Kimin ne dediği artık umurunda olmadan son cümleleri dökülüyordu; ölüm iyiliğindeki dudaklarından titreyen sesiyle konuşmaya başladı.
‘‘Değmeseydi hikâye dahi etmezdim yaşadıklarımı. Ilık bir meltem esintisi bıraktı kalbime hissettiklerim. Ben izin vermiştim ona, bunu kendime ben yaptım. Vazgeçişlerim de oldu, düşüp kalkamadıklarım da. Gençken çabuk atlattığım, gökyüzü seremonilerim var içimde biriktirdiğim. Rüzgarlar; pencereyi gönlüme, onu yüzüme vuruyor, ben görmek istemedikçe. ‘Bir şeyler olsun istiyorum artık,’ derken beklemek anlamını yitiriyordu, anlamsız donuk bakışlarında kendimi göremediğimde. Ya çok geç kalıyordum ya da erkeni yok bu kelimenin. Vaktinden önce açan çiçeklerim, yine vakitsizce soluyordu derin sessizliğinde. Acı mı veriyordu, mutluluk mu? Tarifi olmayan bir duygu sarıyordu bedenimi. Günün sonunda yine onunla kapıyordum gözlerimi. Adı platonikmiş, benim bu durumumun. O kelime, bu olabilir miydi? Başka bir şey söylememe gerek kalmadan, bilmiyorum. Bir önemi de yok zaten bu saatten sonra.
Baktığım her şey sarı şimdilerde. Toprağın ellerindeki sevinçlerim ve kalbimin derinlikleri kimsenin bilmediği sarı bir tonda. Sarı bir rüzgâr esiyor senden habersiz. Sarı bir tütsü yaktım, gizli gün batımlarının olduğu ruhumun en derinliklerine. Onun üstüne de bütün gemileri, geri dönmemek için. Alışmasın gözlerim yokluğuna diye, tüm pencerelerimi sarıya boyadım. Kapı pervazlarım zaten sarıydı şimdi daha da uyumlu oldular. Artık bu son bahar dediğim renkler, grileşmeye döndü yeşeremeden. Düşlerim titriyor bir mumun alevinde, sadece kendini yakan ince bir ip gibi.
Bırak üşüyen hayallerim olsun, sen üşüme…’’

