Leman Elkan

Gün doğarken yola koyulmuşlardı. Bebesini sırtına bağlamış; bir elinde ayran güğümü, diğer elinde su testisi, küçük oğlu eteğine yapışmış, ayağıyla toprağı tozutuyordu. Ortanca oğlu elindeki bez torbayı sallıyor, öylece yol alıyorlardı. Öğle yemeği için bir somun ekmek, bir baş soğan ve akşamdan kalan bulgur pilavını sefer tasına koymuş, çıkın yapmıştı. Azık çıkınıyla önden önden, dimdik giden büyük oğluna baktı. Büyüdükçe babasına nasıl da benziyordu. On iki yaşına gelmişti. Kardeşi, yanlarından geçen traktörün peşine koşacak oldu. Kolundan yakaladı, “gel buraya“ dedi. Tarlada anasına yardım ediyor; kardeşlerine göz kulak oluyordu.
Arkalarından yetişen Satı kadın, omzuna dokunarak “Ayşem, benim adama kışlık yün çorap örer misin? Sen pek bi güzel örüyorsun. Ben de sana yün alırım, çocuklara bir şeyler yaparsın” dedi. Ayşe, “Örerim ablam, dört yumak alırsan; hem senin çoraplara hem de” çokça gururlu, biraz buruk devam etti. “Biliyosun ya benim büyük oğlanı, Allah razı olsun Öğretmen bey babasız çocukların yatılı okul sınavlarına götürdüydü, kazandı. Güz gelince büyük şehire gidecek. Ona da süveter örerim, sırtı kalın olsun oralarda“ dedi. Satı kadın “Ooo! Kazandı mı, hadi hayırlısı. Ah Hasan sağ olaydı da göreydi. Allah bir kapıyı kaparsa diğerini açarmış” Ayşe, “Sorma ablam, kader böyleymiş.” Satı kadın birden aklına gelmiş gibi sordu. “Kocan nerde?” Ayşe, ‘Çocukların rızkına ortak olmaya bayılır’ diye geçirdi içinden. “Öğleye gelir” diye mırıldandı. Konuşa konuşa tarlaya varmışlardı. ‘Nimet yere konmaz’ diyerek nevalelerini gölgelik ağaç dalına astı. Güneşte kavrulmadan ekinleri toplamak gerekirdi, işe koyuldu.
Güneş tepeye varıp ortalık iyice ısınınca, bir köşeye çekildi. Bebesini emzirirken oğulları yemeklerini yediler. İki ağacın arasına kurduğu salıncağı sallıyor, diğer eliyle de soğanı katık ettiği, çocuklardan arta kalan ekmeği yemeye çalışıyordu. Uzaktan kocasını gördü, onlara doğru geliyordu. Kendi kendine “Geç kaldın, bugün yemeğe çöreklenemedin, hayırsız” diyerek gülümsedi. Kocası yakınlaşınca Ayşe gelinin elindeki ekmeğe şöyle bir baktı, yürüdü gitti. Ortanca oğlu abisiyle tarlanın kenarındaki yabani otları toplamaya gitmişti. Küçük oğlu yanıbaşında toprağı eşeleyip duruyordu. Her kim demişse “Baban toprak oldu” diye, o günden bu yana eline ne zaman bir çubuk geçirse, mangal başında küller arasında, köz arar gibiydi .
Ayşe gelinin gözüne karıncalar ilişti. Toplanmışlardı yine. Çocukken ninesi karınca kümesinin başına çöktüğünü görünce, “Karıncalar düğün yapıyor, sakın dokunma onlara“ demişti. Düğünler kutlu günlerdi, kavuşmaydı, heyecandı, sevinçti. O düğün günü canlandı gözünde. Üç oğlunu tertemiz giydirmiş, kendi de simsiyah gözlerini ortaya çıkaran mavi yazmasını başına bağlamış; yüzündeki gülücüklerle, görenlere gökyüzündeki beyaz bulutları anımsatıyordu. Hasan da yabanlıklarını giymişti. Cehennem sıcağında, çınar ağacının gölgesine sığınmak gibiydi Hasan’ın dizlerinin dibinde oturmak. Kocaman elleriyle başını okşarken saçının her teli alev alev titrerdi. Hele de göğsüne yasladı mıydı, başında ne yokluk kalırdı ne yoksulluk. Onun, çınar yaprakları gibi yemyeşil gözlerinde görürdü kahkahalarını. Çocukları önlerinde koşarken köy meydanına varmışlardı.
Şimdi beyninde davullar zurnalar çalıyor; Koca Çınar’ı, kollarını iki yana açmış, olduğundan daha bir heybetli görünüyordu. Patlayan silahın sesiyle sanki tüm dünya susmuş, renkler kaybolmuştu. Hasan’ın yere yığıldığını görmüştü. Ayşe gelin oturduğu yerden ok gibi fırlayıp ‘Yanına varamayacakmışçasına’ koşmuştu. Canyoldaşının altın renkli saçları kızıla boyanmıştı. Sıyırdı yazmasını başından, yarasına basmak için; diz çöktü yanına. Nefessiz kaldığını anladığı anda, güneşten bir parça kopmuş, yüreğini dağlamış gibi feryatlarla çırpındı çığlık çığlığa. Ne çare…. O, serseri kurşuna hedef olmuştu.
Ayşe gelin, en büyüğü on yaşında üç oğluyla, ortada kalakalmıştı. Hasan’la ektikleri küçük bir tarlası, birlikte yaptıkları iki göz odalı kerpiç evi vardı. Taşı sıksa suyunu çıkarır geçimini sağlar; üç çocuğunu babasız da olsa büyütürdü. Güçlüydü de. Analığı, “Dulun eteği düşük olur.” demeye başlamıştı. Köyün ipsiz sapsız, it kopuğunun aç bakışları da üstündeydi.
Muhtar ve köyün büyükleri, babasını önlerine katıp gelmişler, “Kavruk Ali’yi bilirsin, babalık elinde büyüdü. Bakma öyle kavrukluğuna, çalışır ekmeğini çıkarır. Sen de önüne bir tas çorba korsun, geçinir gidersiniz. Başında erkeğin olsun” demişlerdi. Ayşe, Hasan’ın yerini hiç kimse tutamaz. Ha kavruk Ali olmuş ha başkası, ne farkeder diye düşünerek “olur” demişti.
Kavruk Ali babalığından yediği dayaklardan sinmiş, boynu içine göçmüş, kamburu çıkmıştı. Avuç içi kadar suratında, gözleri öylesine çöküktü ki kaşları sanki elmacık kemiklerinin hemen üstündeydi. Sapsarı dişleri vardı da dudakları yok gibiydi. Anası ölünce kendini kapının önünde buluvermişti. Fırına sığınmış, un çuvallarının arasında kendine yer edinmişti. Önceleri getir götür işleri yapsa da sonra ekmek hamuru tutmayı, pişirmeyi öğrenmişti. Hatta ustası bazen ensesine bir şaplak vurur ödüllendirirdi. Ayşe’nin evine yerleştikten sonra çalışmaz olmuştu. Başında kasketi, elinde tespihiyle ağaç gölgesinde oturmayı iş edinmişti. Rahata ermişti. Kavruk, O’nun suskunluğundan, Hasan’ın yerini tutamadığını anlar; için için öfkelenirdi. Çelimsizliğinin, ezikliğinin acısını çıkarırcasına Ayşe gelinin saçlarını, koca horozun ayaklarına benzeyen parmaklarına dolar, yere çalar, tekmelerle öfkesini dillendirirdi . Ayşe, soğan cücüğü kadar da olsa, kadın kısmı erkeğine el kaldırmazdı, başı eğik olmalıydı, öyle bilirdi.
Ortanca oğlunun sesiyle düşünceleri dağıldı “Anaaa, babalığım abemi dövüyor. Hemi de kürek sopası ile“ diye bağırıyordu. İşte o anda Ayşe, göğü yırtan şimşek gibi yerinden fırladı . Anaydı o, evlatlarını korumak için hiç kimseden güçsüz değildi. Kimselere boyun eğmezdi. Onlar için yeri göğü inletirdi. Çıplak ayaklarına batan dikenlere, taşlara aldırmadan koştu. Yanlarına vardığında Kavruk Ali’yi, ensesinden yakaladığı gibi yere çaldı. Gömleğin yakası elinde kalmıştı. Yerden kocaman kaya parçasını almak için eğildi. Büyük oğlu eline, ortanca oğlu da eteğine sarıldı. “Anaaa” diyorlardı. Kavruk Ali düştüğü yerden “affet“ diye yalvarıyordu. Ayşe gelinin kulakları uğulduyor, hiçbir şey duymuyordu. Satı kadının, “evlatların” diye uğultuları yırtan sesiyle kendine geldi. Küçük oğlu da ardından koşup gelmiş, ağlıyordu. Oğulları etrafını sarmıştı. Birden aklına salıncakta ki bebesi geldi. Kavruk Ali de ona bir kız evlat vermişti. Kayayı yere bıraktı, arkasını döndü, çocuklarını yanına kattı yürüdü. Bebeğini sırtına bağladığı gibi tarlaya işinin başına döndü.
Kavruk Ali, “Keşke benim anam da beni böyle korusaydı” dedi. Sonra düşündü. Kızının anası, oğlunu kimden korumuştu. O halde korunmayı beklediği, o şeytan kılıklı adamdan farksızdı. Utandı. Ayağa kalktı. Kendinden arınırcasına üstündeki tozları silkeledi. Eli öpülesi kadındı Ayşe. Onu, o iblise benzemekten kurtarmıştı. Bu defa sığınmak değil, evinin ekmeğini yoğurmak üzere fırının yolunu tuttu. Yol boyunca tüm yaşadıklarını gözyaşlarıyla akıttı. İblis’in tüm izlerinden yüreğini yıkamıştı.
Ayşe gelin tarladan döndüğünde, ev sıcacık tarhana çorbası kokuyordu. Masanın üstünde bir somun ekmek duruyordu. Kavruk Ali başı önünde öylece bekliyordu. Sesi titreyerek, “Gün ağarmadan fırında ekmeği yoğurur; ekinler kavrulmadan tarlaya yetişir, toplarım.” dedi. Ayşe yine suskun, başını salladı.
Yıllar sonra, o kerpiç evin yerindeki beton, iki katlı yuvalarının bahçesinde; bayram sofrasında toplanmışlardı. Ana kız masayı hazırlıyorlardı. Ali masanın en başında oturuyor, gururla ailesini izliyordu. Büyük oğulları doktor olmuş; evlenmiş, onlara bir torun vermişti. Ortanca sanayide çalışıyordu. En küçüğü de tarlayı sürüyor, ekip biçiyordu. Kızları da bu yıl hemşirelik okulunu bitirecekti. Kavruk çok gerilerde kalmıştı. O Ali babaydı. Çelimsizlik yürekteydi. Ayşe’nin gözlerindeki hüzün, hiç dağılmasa da yüreği gülümsüyordu.
