Deniz Karagöl

“Herkesin bir fiyatı vardır. Seninki ne kadar?”
Gözden uzak karanlık bir köy, haritalar bile terk etmek zorunda kalmış. Söz, yüksekten indi. Ağırlığı vardı, taşıyan sormadı, uygulayan bakmadı. Vicdanın asla uğramadığı bir noktada. Ne tabelası var girişinde ne de adres soran bir yabancı. Sessizliği öyle kalındır ki içindeki suçu bile yutar. Burada her şey; bir çürümüşlüğün, bir terk edilmişliğin posası gibi. Çevresini sarıp sarmalayan dağların, kuru otların içinde, derinliğine daldıkça kendi uğultusu olan küf kokulu, irin dolu bir kuyudur adeta.
Bu köyde ağlayan bebek sesi duyulmaz. Duyan da sanır ki hayat başlamış, oysa bir sonun ayak sesidir o. Dışarıya ışık, içine karanlık kusan bir köy. Altın tahtta oturanların sessiz hizmetkarları. Bu toprakların bereketi kadındır. Karnı hep burnundadır. İşyeri bedeni olanlar. Yürüyen üretim makinaları. Döl taciri babalar. Her yeni mahsul bire on verir. Ne biri sattığını söyler ne biri aldığını. Büyükbaşların altında konuşmak yasaktır. İnsanın en kutsal hâli, burada en kirli ticarete dönüştürülür. Günü bile gecesi gibi ahlaksızlık karasıdır. Doğumlar sancılı değildir bu köyde. Mesai bitimi her zaman keyiflidir çünkü. Bebekler dünyaya gözlerini açmaz, açsa da görmemeleri istenir zaten. Fiyat, acıyı ve yorgunluğu silen bir anahtar gibi işler. Varoluşlar birbirinden ayrılır, her şey bir düzene sokulup karanlık odalarda soğuk metalin üzerine yerleştirilir. Hiçbir parça doğduğu topraklarda kalmaz. Kimse nereye gittiğini bilmez ama her parça, başka bir yerin karanlıklarını aydınlatmak üzere satın alınmış bir ışık olur. Ne iz kalır ne de nefes.
Ve köy susar. Hep susar. Saadet zinciri her zaman işler. Her yeni doğumla insanlık biraz daha ölür. Belki bir gün bir kamyon devrilir, bir belge sızar, bir fotoğraf açığa çıkar… Ama o güne kadar bu köy, gözlerden uzak kalır. Çünkü gerçekler çoğu zaman gözlerin baktığı değil, kaçırdığı yerlerde saklıdır. O köydeki her insan, bir başka suçlunun görmezden gelerek çıkardığı karanlıkta kaybolur.
Ve biz…
Biz belki de gözümüzü en son kendimizden kaçırdık. Burası ne var olmuştur ne de kaybolmuştur. Büyük biraderi hafife alamayan, ondan izinsiz yaprak bile kıpırdatamayan, onun rüzgarıyla yaşayan bir köy. Bu köy, işte öyle bir boşlukta soluk alır. Doğum bilgileri, ölüm belgeleri kör, sağır, dilsizdir. Raporlar sessizliğe gömülür. Bu düzenin adı yoktur, çünkü isimsizlik kalkan gibidir. Herkesin bir rolü vardır, ruhları kaybolmuş işçiler, titrek elleriyle dikiş yerlerini kapatır. Vicdanları köreltir, imzalarla suçları saklar. Gözleriyle değil, elleriyle hükmederler. Ve tüm bunların üstünde, “Hiçbir şey bilmiyoruz, siz de bilemezsiniz.” diyen adalet sağlayıcılar. Görmemek bir seçimdir. Çünkü görmenin geri dönüşü yoktur.
Bir gün bir bahtsız, bir aksilik peydah eder.
Na’re doğdu.
Na’re… İsmi masumluğundan gelir. Kan kırmızısı bir güzellik. O kırmızı, yürekleri bir yudum daha yakar. Na’re, bir çiçek gibi yumuşak değil, bir kurşun gibi sertti. Doğduğunda bu defteri yakacağından habersiz. Ağlamadı, çünkü nice doğmamışların kurtarıcısıydı. Na’re soluyacaktı bir başkasının yerine, Na’re bakacaktı bir başkasının yerine, Na’re atacaktı bir başka göğüs kafesinde.
Na’re öldü.
Defter yandı.
Na’re konuşamadı; sessizliği, duymak isteyenler için bir çığlıktı.
Ve bazı gerçekler vardır ki ne gazetelere düşer ne raporlarda yer bulur.
Onlar; sessiz hırsların arasında kaybolur, yetkili ellerle mühürlenir, unutturulur.
Bazen bir çocuk, kendi bedeninde bile yer bulamaz nefese; gözlerini bile kendi kafasında açamaz, o küçücük odada kalbi kendi için atamaz.
Orada, kimsenin bilmediği ama herkesin bildiği bir şey gizlidir.
O bazen yalnızca korumaz bazen görmemeyi seçer, bazen de saklamayı.
Çünkü bazı odalar kilitlidir; sadece içeriden değil, yukarıdan da.
