“Yürü! Hür maviliğin bittiği son hadde kadar
İnsan, âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar.”
Yahya Kemal
Yaralı ve yorgun bedenini saman kırıntıları içine bıraktı. Soğuk hücrede idrar ve rutubetin keskin kokusu vardı. Prangalı ayağını dizlerine çekerek boş karnında topladı adam. Birkaç lağım faresi önünden kaçıp gitti. Elinden geldiğince az yiyordu, hücrede dışkı kokusuna katlanamıyordu. Dikkat ediyordu dışkıların üstüne yatmamak için. En çok da uykuda dönerken tedirgin oluyordu. “Burada ne işi vardı. Tanrım! Ne suç işlemişti de yaka paça buraya getirilmişti?” Takvim yaprakları umutlarıyla birlikte yırtılmış, zaman ağır bir taş gibi omuzlarına çökmüştü. Aradan geçen zamanı kestiremiyordu genç adam.
Burada herkes ailesi tarafından aranan bir kayıptı. Ailelerinin bir tahminleri vardı fakat yavrularını arayıp bulmak gibi bir lüksleri yoktu. Ağızlarında dua, kalplerinde umut bekliyorlardı öylece. Hücrenin demir kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. Ökçe sesleri girdi gardiyandan önce içeriye. Adam, gardiyanı ayak seslerinden tanıyordu. Namıdiğer Ökçeli Gardiyan, anahtar şıngırtılarıyla birlikte kapı aralığındaki ayazı kırbacındaki ahlara karışmış kanları da yanına alarak hücreye girdi. Sivri burunlu ayakkabısında yer yer kan zerrecikleri vardı. Yağlı bıyıklarını elinin tersiyle sildi. Yere tükürdü ve eğildi, duvara bağlı pranganın anahtarını açtı.
“Yürü bakalım, düş önüme, hadi!”
Genç adam susuyordu, konuşmayı unutmuştu. Tüm konuşacakları içine kaçmıştı, yazmak istiyordu yalnızca yazmak. “Sesini değil, sözünü yükseltmeli insan. Çünkü gök gürültüleri değil, yağmurlardır yaprakları yaşartan.” Mevlâna Hazretleri’nin bu dizelerini sessizce mırıldanıyordu içinden. Umutları güçleniyor ve ruhu duvarları olmayan bir dünyaya açılıyordu. Darbe, yalnızca bedenleri hapsedebilirdi. Hayalin yolculuğu ise her darbeyi aşardı. Yalnızca umut ediyordu, yalnızca umut… Hücre duvarlarını yıkıp, maviliğe açılan hayallerini özgür bırakmayı deniyordu. Açlığın verdiği halsizlikle yerden sendeleyerek kalktı. Gardiyan; “Sabah öpücüğünü vereyim!” diyerek, elindeki kırbacı adamın sırtına indirdi. Adam önde, Ökçeli Gardiyan arkada soğuk rutubetli ve karanlık koridorda yürüyorlardı. İşkence odalarından genç mahkûmların inleme ve çığlık sesleri geliyordu. Gardiyan, genç adamı bir koğuşun önüne gelinceye kadar kırbaçladı. Kırbaç adamın sırtına her inişte, Şılak! Şılak! Sesleri yankılanıyordu. Sonra kırbaç kara bir yılan gibi yere düşmüştü.
Mazgalı çekip baktı bir mahkûm. Arkasını dönüp koğuşa; “Geliyor! Bir siyasi mahkûm daha geliyor!” diye seslendi ve mazgalı kapattı. Koğuşun demir kapısı ağır aksak gürültüyle açıldı. Gardiyan elindeki kırbacı ranzanın demirinde şaklattı. Kırbaç yere kıvrılarak düştü. Gövde gösterisi yapmayı severdi Ökçeli Gardiyan. Kırbacı her şaklattığında; “Güç bende derdi,” zorbalığın verdiği ukalalıkla.
Koğuşa girdiklerinde bütün gözler genç adama çevrilmişti. Diğer mahkûmlar genç adamın gözlerinden gökyüzüne uzanan hayallerinin maviliğini gördüler. Koğuşta Zeki Baba masada oturuyordu. Genç adamı görünce yanına çağırdı,
– Hoş geldin evlat! Buyur gel otur, Genç adam, uzun zaman sonra ilk kez konuştu fısıltıyla.
-Sağ ol, eyvallah baba!
-Suçun ne?
-Benim suçum çok büyük.
-Nedir evlat?
-Düşünmek!
-Sevdim seni evlat!
-Buraya getirildiğine göre suçun hafifletilmiş.
-Sanmam baba.
-Saymadım uzun zaman oldu hücredeyim.
– Otur evlat!
Genç delikanlının çevresine toplanmıştı mahkûmlar. O sırada koğuşun kapısı yine gürültüyle açıldı ve içeriye eli tüfekli, postallarına gençlerin kanı bulaşmış üç jandarma girdi.
-Sıraya gir! Sayımı başlat!
Mahkûmlar ayakta üçerli sıraya girdiler. “Bir.” dedi, Şişko Sıtkı ağzındaki kanla kafasını sağa çevirerek. “İki.” dedi, Çene Kemal tek gözü kapalı. ‘’Üç’’ diyecekti Kız Suat diyemedi, ağzından oluk oluk kan akıyordu. Onun yerine, Furkan “Konuşamayan üç, ben de dört,” dedi başını sağa çevirip. Böylelikle sayım tamamlanmış oldu. Jandarmalar mahkûmları iç çamaşırlarına kadar soyup aradılar. Ranzadan yatakları yere attılar ve ters yüz ettiler. Yorganları yastıkları boşaltılar. Mahkûmlarsa, kılçığı alınmamış tüm küfürleri sessizce yutuverdiler. Jandarmalar arama bitince çekip gittiler.
Akşam yemeklerini getiren Ökçeli Gardiyan, genç delikanlıya;
“Hazırlan sabah 04.00’te infaz edileceksin, hazırlıklarını yap. Son istediğin varsa söyle.” dedi.
Koğuşta bıçak sırtı derin bir sessizlik olmuştu. Herkes kaş altından birbirine bakıyordu. Sıra bugün ona, yarın kendilerine gelecekti, biliyorlardı. Genç delikanlının son arzusu çaydı. “Koğuşa iki çaydanlık çay,” dedi.
Son isteği yerine geldi ve koğuş arkadaşlarıyla getirilen çayı içtiler. Hiç kimseyle konuşmadan ranzasına çıktı ve arkasını dönüp yattı. Bir daha onu ayakta gören olmadı. Sabah ezanıyla birlikte Ökçe Gardiyan gelmişti, delikanlıyı almaya. İdam gömleğini geçirdiler sırtına ve gözlerini siyah bantla kapattılar. Hiç korkmuyordu genç delikanlı, başı ve omuzları dik olarak yürüyordu inançları uğruna idam mangasına. Cellat, yağlı urganı geçirdi delikanlının boynuna, sabah ezanı genç delikanlının ruhuna işlerken, ağzından dökülüyordu cümleler;
“ Yürü! Hür maviliğin bittiği son hadde kadar
İnsan, âlemde hayal ettiği müd…”
Genç delikanlı son sözü söyleyemeden cellat altındaki tabureyi tekmeledi. Delikanlının nefesi birdenbire kesiliverdi. Ağaçlardaki kuşlar toplu kanat sesleri arasında havalandı. Delikanlı son nefesini verirken ayakları titredi, sağ bacağı sol bacağının üstüne seğirtti, sonra sol bacağı sağ bacağının üstüne. Başı omzuna doğru düşerken, sabah ezanı onun sarı saçları arasından sonsuzluğa doğru yükseliyordu.
Editör Neşe Kazan
Yazarın Kitabı

