Hayat, bazen en beklemediğimiz anlarda öyle hikâyeler çıkarır ki karşımıza, kendi hayatımızı sorgularız. Benim hikâyem de böyle bir karşılaşmayla başladı. Yıllar önce her sabah işe giderken okulun yanında veya karakolun önünde aynı kadınla aynı genci görürdüm. Kim olduklarını, neden her sabah orada olduklarını hep merak ederdim. Bir gün, onları mezarlığın kenarında otururken gördüğümde anladım ki onların gidecek bir yerleri yoktu.
Pandemi döneminde, eşimle mezarlığın tepesine gezmeye gitmiştik. Orada yine onları gördüm, yağmurdan korunmak için naylon bir örtünün altına sığınmışlardı. O zamanlar pek dikkatimi çekmediler, belli ki Suriyeliydiler. Yıllar geçtikçe onları her gün görmeye devam ettim ve içime bir kurt düştü, bir şeyler oldu. Anlayamadığım bir duygu beni sarmıştı. Günler, aylar ve yıllar böyle geçti, benim de merakım bir hayli çoğaldı. Beni saran bu duygulara adını koyamıyordum.
Okullar kapandığında yaz tatili gelmişti ve oğlum eve geldi. Ona sarıldım, gözlerine baktım ve içimdeki sevginin, o çocuğa benzettiğim yabancıya duyduğum bir anne şefkati olduğunu anladım. Bir gün kermese giderken onları yine mezarlığın yanında otururken gördüm. O an kendi kendime, “Acaba bunlar kim, neden buradalar, ne yer içerler?” diye düşündüm. Kermes dönüşü, dolmuş yerine yürüyerek geldim. Mezarlığın yanına gelince yolumu değiştirdim, onları aradım ama yoklardı. Çok üzülmüştüm. Biraz daha ileride, bir bankta oturuyorlardı. Kadın, gencin başına masaj yapıyordu. Belli ki çocuk rahatsızdı.
Önce tereddüt ettim, ne diyeceğimi bilemedim. Sonra cesaretimi toplayıp “Selamünaleyküm” dedim. Kadın, “Aleykümselam ve rahmetullah” diye cevap verdi. Ona Türkçe anlayıp anlamadığını
sordum. “Anlıyorum ama konuşamıyorum.” dedi. O gün içimdeki merakla, “Sizi yıllardır görüyorum. Neden hep buradasınız? Eviniz, sığınacak bir yeriniz yok mu?” diye sordum. Kadın, oğlunun ciğerlerinden rahatsız ve hasta olduğunu anlattı. O an oğlanın sancılandığını görünce daha fazla yormak istemedim. O an onları mutlu edecek elimde bir şeyim yoktu. Gence, “Okuma yazman var mı, Türkçe biliyor musun?” diye sordum. Evet anlamında başını salladı. Ben de şiir kitabımı hediye ettim. Derin düşüncelere dalmış bir halde eve dönerken oğlum yolda aradı. “Anne, nerede kaldın, çay demleyeceğim, hemen gel,” dedi. Eve vardığımda ona olanları anlattım. Oğlum, “Anne, o kadar çok insan var ki… Hepsine yardım edemezsin, hepsi için üzülemezsin ki,” dedi. Ben de “Oğlum, Allah onları benim karşıma çıkardı,” diye cevap verdim. Oğlum, “Belki de beni ona benzettiğin için merhamet duyuyorsundur,” dedi. O gece yüreğime bir sızı düştü.
Ertesi gün kermese giderken eşime onları gösterdim. Eşim de çok üzüldü. “Gerçekten de oğlan bizim oğlana benziyor,” dedi. Yeşilimsi gözleri, kıvırcık saçları, boyu, fiziği, yürüyüşü… İkizi olsa ancak bu kadar benzerdi. İlk önce hemen diyemedim, ‘’Anam beni bir Suriyeliye benzetiyor.’’ der diye düşündüm. Ama Allah biliyor içimdeki gerçeği, fazla saklayamadım. Sonuçta hepimiz insanız, herkesin anası babası farklı olsa da Yaratıcımız bir. O gün akşama kadar kermeste oturduk. Eşimin işi olduğu için erken ayrıldı. Ben de Selim abi ve küçük cimcime ile oturdum. Onlara bu insanlardan bahsettim. Selim abi, “Onları ben de tanıyorum, birkaç kere karşılaştım ve yardımda bulundum,” dedi. Bu durum beni daha çok üzdü.
Eşim giderken bize bir şeyler almıştı. Hiç dokunmadığımız yiyecekler ve demlenmiş çayımız vardı. Yan tezgâhtaki bir kadın bize birkaç kek getirdi. “Bunları çayla yersiniz,” dedi. Geç kalacağımız için kekleri alıp Selim abi ve arkadaşlara veda ettik. Sonradan aklıma geldi, kekleri veren kadınla vedalaşmadan oradan ayrılmıştım, geri de dönemedim. Güvenlikten çıkıp yol kenarında yürürken ileride güvercinlere bakan birkaç delikanlı gördüm, sohbet ediyorlardı. Daha ileride, mezarlıktan çıkan bir kaç şişman kadın gördüm, yoldan karşıya hızla geçtiler, siyah bir arabaya binip gittiler. Tam köşeye vardığımızda onları göremedik. Küçük cimcime “Göremedik mi?” diye mırıldandı.
Askeriyenin kapısının önüne doğru yürürken, dolmuştan inen bir kadın ve bir erkek gördük, ellerinde poşetlerle komutanlığa girdiler, belli ki sivil askerlerdi. Yola doğru yürümeye devam ederken ileride onları gördük. Bir şemsiyenin altında oturuyorlardı. Merakla yanlarına yaklaştım. Beni görür görmez hemen tanıdılar. “Selamünaleyküm!” dedim. Oğlan bugün daha iyiydi, rahatsız değildi. Bankta oturuyordu, annesi de elindeki dışı yeşil bir kavunu dilimler halinde bir oğluna, bir kendi ağzına sokuyordu. Cimcime hemen elindeki keklerden birini kadına, birini oğlana verdi. Ben de elimdeki poşeti uzattım kadına. Çok mutlu oldular ve teşekkür ettiler.
Kadına dün soramadığım soruyu tekrar sordum: “Nerede kalıyorsunuz?” Kadın cevap vermek istese de tam anlaşılmadığı için oğlanın söylediklerine kulak verdim. “Biz Pazar başında kalıyoruz. Anneannem Sofya’yla birlikteyiz. Kardeşlerim ve babam savaşta öldü. Ben de yaralıyım. Annemle buraya kaçtık,” dedi. Kafasının arkasını gösterdi. “Kafamın arkasından göğsüme kadar yara var. Marmara Hastanesi’nde ameliyat oldum ve hava, oksijen almak için annemle her gün buraya geliyorum,” dedi. Bu duruma çok üzüldüm. Elimden geldiği kadar onlara yardım etmeye çalıştım. Karınca misali, o ateşi söndüremesem de safımız belli olsun. Kadın o sırada yüzünde bir gülümseme belirmişti, iki kolunu açtı ve bana sarıldı. Ben de aynı karşılığı verdim. Şu cümleleri kurdum: “Kan bağımız olmasa da biz din kardeşiyiz, elhamdülillah Müslümanız.” Kadın elindeki kavunun kabuğunu eliyle soyup bıçağın ucuyla bana ve cimcimeye yedirdi. O an içimi bir huzur kapladı, adı tarif edemediğim bir sevinç geldi. Oysa mutlu olmak o kadar zor değilmiş, biz insanlar şartları zorlaştırıyoruz. Sıkıca sarılıp teşekkür etti. Gözlerindeki mutluluk, her şeye değerdi. Aslında yaptığım çok da büyük bir şey yoktu, sadece insanlık vazifemi yaptım. Bu sevinç maddiyat değil, tamamen maneviyattı.
Onlar belki Suriyeliydi ama her şeyden önce insandılar. Garip bir kuş gibi bebek arabasından başka hiçbir şeyleri yoktu. Ve bu insanlar karınları doyduğu için Allah’a şükrediyor, iki elini açıp göğe doğru bakıp Allah’ın verdiğine şükrediyorlardı. Ben kendi şükürsüzlüğümden utandım. Evimiz, ocağımız varken bile mutlu olamıyorduk ama onlar, o zor şartlar altında bile mutluydular. O kadın, cennetlik olmasın da kim olsun… Rabbim o kadına Eyyüp Aleyhisselamın sabrından nasip etsin. Hangi anne, çocuğunun yaşaması, nefes alması için yaz kış demeden her sabah saat altıda ormana götürür? Bu kadının elini ayağını öpsem azdır. Böyle anne olmak her kula nasip olmaz. Bu kadının vefakârlığını gördükten sonra ben kendi anneliğimden utandım ve kendimi sorguladım. Yaz kış demeden soğukta, sıcakta, akşama kadar dışarıda aç susuz nasıl başa çıkıyorlar? Hâlâ aklım almadı. Allah kimseyi evinden, ocağından, vatanından, yurdundan etmesin. Garip olmak ayrı bir şey, hastalıkla uğraşmak ayrı bir şey, vatansız olmak ayrı bir şey, kimsesiz olmak daha kötü bir şey. Allah tüm zorda kalanlara yardım etsin.
Editör Sümeyye Bilen
Yazarın Kitabı

