Okuryazarkitaplar
EdebiyatEditörün SeçimiKöşe & YazıManşetMuhittin ÇiftçiÖykü / Roman

Gölge ile Işık Arasında Merkeze Bırakılan İz

Gölge ile Işık Arasında Merkeze Bırakılan İz

Yazar Muhittin Çiftçi

Güneş, o kadim taş duvarların üzerinde yavaşça yükselirken, gölgeler bile kendi dillerinde susmayı öğrenirdi. Şehir, sabahın ilk ışıklarıyla yıkanırken henüz kararını vermemiş bir çocuk gibi ne tam uykudaydı ne de uyanık.

Sokak aralarından yükselen o yoğun toprak kokusu, bir idarecinin masasındaki tozlu evraklardan çok daha gerçek, çok daha hayat doluydu. O, pencerenin önünde dimdik durur; şehrin bu mütereddit hâlini uzun uzun seyrederdi. Kim olduğunu sorsanız, önce derin bir sükûtla cevap verirdi size. Çünkü bazı insanlar, omuzlarında taşıdıkları unvanlardan çok daha önce, bir vicdanın ağır yükünü sırtlanmışlardır.

Masanın üzeri, iki ayrı dünyanın sessiz savaşına sahne oluyordu. Bir yanda İmparatorluk coğrafyasının daralan sınırlarını, vergi borçlarını ve mühürlerin soğuk metalik ağırlığını temsil eden raporlar; diğer yanda ise zihninin kuytularında tomurcuklanan bir başka bahçenin, vezinlerin ve manaların temsilcisi olan o kurumuş gül. Devlet denen o devasa yelkovanın gece yarısını gösterdiği, zamanın ruhunun çatırdadığı bir çağda yaşıyordu. Odadaki lamba ışığı altında kalemini eline aldığında, dışarıdaki tüm o gürültü, uzak limanlardan gelen dumanlı buhar ve çöküşün habercisi olan telgraf sesleri bir perdenin arkasına çekilirdi. Kalem, divitin içine daldığında mürekkebe değil, sanki bin yıllık bir hazineye değiyordu. Yazacağı şey bazen bir valilik kararnamesi olurdu, bazen de Mevlâna’nın bir beytini şerh eden o ince sızı.

Onu görenler, üniformasının gümüş düğmelerindeki parıltıya, ciddiyetle kavislenmiş bıyığına ve makamının heybetine bakıp “Efendim” derlerdi. Haklıydılar; o, çatırdamakta olan koca bir çınarın, Osmanlı’nın son direklerinden biriydi. Ancak asıl ustalığı, kimsenin beklemediği o anda saklıydı. Hayat onu hep sert bir vuruşa, bir devlet adamının o tavizsiz ve keskin hamlesine zorluyordu. Herkes kalecinin köşeye yatacağı o sert şutu beklerken, o, meşhur bir penaltı vuruşu gibi, topu nazikçe ve göz kırparak kalenin tam ortasına bırakıverirdi.

Sert görünürdü ama sertliği taşın değil, güneşte pişmiş toprağınkine benzerdi: Kırılmazdı ama çatlardı; çatladıkça da içinden şiir sızardı. Beklenen o gürültülü hamle yerine, ruhunun şiir topunu hayatın tam göbeğine bırakıvermesi, işte onun “Efendi” olmasıydı.

Görev yaptığı coğrafyalar değiştikçe, yüzler ve diller de değişti. Ancak o, her gittiği yerde önce o bölgenin suskunluğunu dinledi. Bir şehri idare etmenin yolunun emirler yağdırmak değil, onun nabzını tutmak olduğunu biliyordu.

Merkezden gelen her emir, omuzlarında biraz daha daralan bir ceket gibiydi. Ama ne omuzlarını düşürdü ne de başını eğdi. Çünkü bilirdi: Asıl yenilgi, yüksek sesle kaybetmek değil, sessizce vazgeçmekti. Portakal çiçeklerinin kokusu havadaki barut kokusuna karıştığında, ona “Son” sıfatı yakıştırıldı. Oysa “Son” olmak, onun için bir bitiş değil, hatırlanacak kadar derin bir iz bırakmaktı.

Bugün geriye dönüp bakıldığında, onu tek bir kalıba sığdırmak imkânsızdır. Ne tam bir sert mizaçlı bürokrat ne de dünyadan kopuk bir derviş… O, çöken bir dünyanın eşiğinde, elinde Fuzuli’nin bir beyti, aklında ise Adana’nın imarı olan bir denge ustasıydı.

Kaşları üzücü bir raporla çatılırken, dudak kenarlarında yeni bitirdiği bir gazelin ahengi dolaşırdı. Kapı çalındığında o şairane ifade yerini anında resmiyete bırakırdı

 

İlgili Haberler

Osmanlı Sarayında Yaşanan Esrarengiz Aşk Üçgeni

okuryazarkitaplar

Kahkaha Atmak İyi Geliryor.

okuryazarkitaplar

“Kitabın Rüyası”

osman gözmen

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...