
Doyumsuzluk mu tahammülsüzlük mü? Bencillik mi kıskançlık mı? Çekememezlik mi cehalet mi asrın hastalığı?
Yürekler kabına sığamayan maya gibi kabardıkça kabarıyor. O kangren hastalığa yakalananlar doymuyor hiçbir şekilde. Kan içici vampir gibi kandan besleniyorlar. Zulmü bitmek bilmeyen zalimler gibi.
İnanan inanmayan herkes ölümü kabul ediyorken bir metrekare toprağın altına sığıyorken her can bunu kabul etmişken bunca tahammülsüzlük niye? Mala mülke olan bu düşkünlük, yarış; sonsuzluğu arzu eden nefse mi ait, bitmek bilmeyen arzulara mı anlamak mümkün değil. Paylaşmanın hazzını, anın tadını yaşamak varken dünyalara sığamamak niye?
Bir kaşık suda fırtına koparmak moda oldu. Bir bakış, bir gülüşten anlam çıkarmak, her sözü üzerine almak, yalnızlığın kıskacında sıkışmak sıradanlaştı. Kardeş kavgaları, küslükler, miras derdine cinayetler de cabası. Hayat o kadar kısa ki! Gözünü bir açtın, bir kapadın. İşte o kadar. Bu neyin kavgası?
Zaman, mekân, uzaklık, yakınlık fark etmiyor. Fokur fokur kaynayan kazan gibi yürekler. Soğumak bilmiyor. Bir illet esir etmiş benlikleri, yedikçe doymuyor. Elindekiyle yetinemiyor. Hep bana hep bana…
Okyanus ötesi kıtalardan, kendisine ait olmayan yerlere hükmetme sevdası hâkim bu aralar. Savaşlar, bitmek bilmeyen acılar ve yokluk, binlerce açlıktan ölen masum bebekler; aslında doğal afetleri harekete geçiren tetikleyiciler mi? Zulüm nasıl bir lezzet ki bağımlılık yapıyor. Yıllardır zayi edilen hayatlar, hangi açgözlülüğe kurban verildi. Zavallı masumlara zulüm reva mı? Suçları iyi olmak mı fakir olmak mı?
Aklımda deli sorular cevapsız. Masumiyetin yalın hâli, o çocukların gözlerindeki korkuya esir olan yüreğim yangın yeri. Bomba sesleri arasında çocukların kaybolan çığlıkları; evladının, kollarında soluşuna şahit olan annelerin feryat eden sesleri kulaklarımda çınlıyor.
Elindeki sapanla koca koca tanklara meydan okuyan çocuklar gücünü nereden alıyor. Hamile eşiyle, tüm ailesini kaybeden o biçare babaların gözlerindeki imdat çığlığı, hangi doymazlığın eseri. Sekiz kişilik aileden geriye kalan tek canın hayattan ne beklentisi olur ki?
Diğer tarafta ise yüreklere bomba gibi düşen şehit haberlerini bastıran anne feryatları, gözünün feri sönmüş eşlerin acı dolu bakışları, çaresizliğin gözbebeklerine yerleştiği yavruların hıçkırıkları hangi anlayışla açıklanabilir ki?
Hayat iki hece. Ölüm gibi. Lakin binlerce sözcük yetim kalıyor aradaki farkı anlatmaya. Hiç ölmeyecekmiş gibi sarılırken dünyaya, kaşla göz arası kadar yakın olduğunu ıskalarız hep. Bir varmış, bir yokmuş hesabı. Oysa yaşam da iki hece. Verilen müddeti, kaliteyle dolu dolu geçirebilene.
“Üç günlük dünya” der, üç asırlık yaşamaya çalışırız. Birikim yapalım diye canla başla çalışır, yiyemeyiz. Hani derler ya “Yiyebileceğimiz zaman elimizde, avucumuzda yoktu, yiyemedik; şimdi her şey var sağlık yok, yine yiyemiyoruz” diye. Ne kadar da doğru bir söz. Sana emanet olanı iade edince geride kalanlar, akbabalar gibi üşüşürler malına; har vurur, harman savururlar. Kendine ait olmayana da göz diker, aç gözünü doyuramazlar. Sen ise ağzındaki dişini dahi bırakır gidersin.
Hasılı; kandan, zulümden beslenenleri huzur, huzursuz eder. Sevgi boğar onları. “Huzur tepti” derler ya… Mutluluk uyuz eder bunları. Hazmedemezler hiçbir güzelliği. İyiliği hakaret sayarlar. Mayaları bozuktur çünkü. Açgözlüdürler.
Bazen, bazı gözünü toprak doyurmazlara, “Gözünü toprak doyursun.” deriz. Tıpkı kıtalara sahip olsa dahi, bir karışa tenezzül edenler gibi. Onlara söylenecek tek söz vardır:
“Hırsınızda boğulun. Bize Allah yeter”
