Yazar Muhammet Demir
İnsanın suret-i alemi merhamet perspektifiyle müşahedesinde ve anlam arayışında en çok ihtiyaç duyduğu hasletlerden biri empati duygusu olagelmiştir. Empati, karşıdakinin duygusunu sezmek, anlamak haricinde, o duyguya içtenlikli bir şekilde ve adeta yaşıyormuşçasına ortak olabilme yeteneğidir. İslam’ın temel kaynaklarının en başında gelen ve Kur’ân-ı Kerîm’den sonra en güvenilir kitap olarak kabul edilen Buhârî’nin (ö. 256/870) el-Câmiʿu’s-sahîh’in Kitâbü’l-Edeb bölümünde, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) insan ilişkilerinin merkezine tam da bu “hâlden anlama” ilkesini yerleştirdiği görülür. Onun merhameti, yetime, düşküne, komşuya, hayvana, hatta hiç tanımadığı bir bedeviye kadar uzanan geniş ve kapsamlı bir şefkat ufku sunar.
Yetimlerin işlerini üstlenmeyi “Ben ve yetimin işlerini üstlenen kimse cennette şöyle bulunacağız” buyruğuyla (hadiste işaret edilen şehâdet ve orta parmağı yan yana getirerek) tasvir eden Hz. Peygamber (s.a.v.), empatiyi cennete açılan bir kapı olarak nitelendirmiştir. Yetim, salt himayeye muhtaç bir çocuk olmamakla birlikte insanın içindeki korunmasızlığa, şefkate ve yardımseverliğe işaret eden bir hidayet rehberidir. Bu yönüyle de hadis, başkasının kırılganlığını, haleti ruhiyesini fark edebilmenin dünyevi ve uhrevî değerini ortaya koyar. Aynı şekilde, dul kadınların ve fakirlerin işlerine koşmayı “Allah yolunda savaşan mücâhid gibi” yahut “hiç ara vermeden gece teheccüd kılan ve gündüz oruç tutan kimse gibi” değerlendiren hadisler, toplumsal empatiyi ibadetle eşdeğer bir konuma taşır. Burada dikkat çekici husus, empati eyleminin yalın bir duygu değil de aktif bir “koşma”, yani sorumluluk üstlenme ve bir yükü beraber omuzlama hâli olarak sunulmasıdır. Empati, Nebevî perspektifte aktif ve gayrete müteşekkil hissiyatın toplumu ayakta tutan bir eylem ahlakı olması manasındadır. Hz. Peygamber’in genç sahâbîlerin aile özlemini fark edip onları memleketlerine göndermesi de (yirmi gün misafir kalan Malik b. el-Huveyris ve arkadaşlarına yönelik tavsiyesi) aynı anlayışın başka bir boyutudur. Bu tavır, empatiyi pedagojinin merkezine yerleştiren örnek bir davranıştır. Onlar sadece öğretmekle yetinmemiş, onların ruh hâlini okuyarak eğitmek ve halleriyle hallenmek için giderken diğerkâm bir gönülle yol almışlardır. Bu yönüyle empati, hâlden anlamanın ilmî bir zaruret olduğuna da işaret eder.
Empati, yalnızca insanlar arasında değil, tüm canlılara yönelik bir duyarlılık olarak da sunulur. Susuzluktan toprağı yalayan köpeği gören adamın “Bu köpek de benim gibi susamış.” diyerek onu sulaması üzerine Allah’ın onu bağışlaması, duygudaşlığı rahmetin anahtarı olarak takdim eder. Sahâbîlerin “Hayvanlardan dolayı da mı sevap var?” sorusuna verilen “Her canlı sebebiyle sevap vardır.” cevabı ise empati ilişkisine mütevellit merhametin sınırlarını genişleten evrensel bir ilke niteliği taşır. Benzer şekilde, namaz sırasında “Allah’ım bana ve Muhammed’e rahmet et, başkasına etme!” diyen bedeviye karşı Hz. Peygamber’in “Sen geniş olanı daralttın.” uyarısı, empatiyi yalnızca kendisi ya da karşısındakinin faydasına değil, adalet ve kapsayıcılık ilkeleriyle birlikte düşündüğünü gösterir. Merhametin kapsamındaki herkesi dışlamak, rahmet kapısını ve onun ufkunu daraltmak demektir. Nebevî bakış ise rahmeti evrenselleştirerek hâlden anlamayı bir ahlak normu hâline getirir. Nitekim “Müminler merhamet ve yardımlaşmada bir beden gibidir.” hadisi, empatiyi İslam medeniyetinde toplumun bir işleyiş modeli olarak sunar. Bir organın ağrısı bütün bedene ateş ve uykusuzluk olarak yayılıyorsa, toplumda da bir ferdin acısı bütüne sirayet etmeli ve her birey kendi payına düşen vecibeyi ibadet şuuruyla eda etmelidir. Bu, sosyolojik dayanışmanın en veciz tanımlarından biri haline getirilmelidir. Hz. Peygamber’in komşuluk ilişkilerine dair “Cebrail bana komşu hakkında o kadar tavsiyede bulundu ki, onu mirasçı kılacak sandım.” buyruğu ile “Bir koyun paçası da olsa komşu komşunun hediyesini küçümsemesin.” uyarısı, empatiyi gündelik hayatın pratiklerine yerleştirir. Zira hâlden anlamak, büyük jestler ile değil, küçük incelikler üzerinden inşa edilir.
Sonuç olarak, hadislerde yer alan merhamet temelli bu örnekler, başkasının duygularını anlamayı, İslam toplumunun ruhunu oluşturan bir ilke hâline getirir. Empati ne salt bir duygusallık ne de soyut bir ahlaki ideal olarak sunulur; aksine bireyin iç dünyasından toplumsal yapıya, hatta tüm canlılara uzanan kapsamlı bir sorumluluk bilincidir. Nebevî merhamet, hâlden anlamayı sadece insana değil, bütün varlık âlemine yönelmiş bir rahmet bakışı olarak izah eder.
İnsan, başkasının acısını kendi kalbinin eşiğine taşıyabildiği ölçüde olgunlaşır, Hz. Peygamber’in ifadesiyle “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.” Bu nedenle empati, sadece bir ahlaki erdem değil, saadetin hem dünyadaki hem de ahiretteki anahtarıdır.
İnsanın kalbi, ancak başka bir kalbin acısını duyabildiğinde gerçek anlamda uyanır. Bazen bir yetimin sessiz bakışı, bazen susuz bir köpeğin toprağı yalayışı, bazen de bir komşunun kapının ardında sakladığı ihtiyaç, bize kendi içimizde hapsedip unuttuğumuz merhameti hatırlatır. Hâlden anlamak, birinin yükünü omuzlamaktan çok daha fazlasıdır; onun sessizliğine kulak vermek, söyleyemediklerini kalpten tamamlamak, eksikliğini kendi içimizde bir sızı gibi hissetmektir. Belki de bu yüzden rahmet, en çok kalbi kırıkların yanında durulduğunda aşikâr bir vecih kazanır, görünür hâle gelir. İnsan, başkasının derdine, kederine bir damla su taşıyabildiği her anda, kendi ruhunu da temizler; başkasının sevincine bir ışık olabildiği her anda, kendi karanlığını da güneşin sis bulutlarını dağıttığı gibi dağıtır.
Merhamet, böylece iki yönlü bir iyileşme haline dönüşür. Hem gönülleri birbirine yaklaştırır hem de insanı Hak’ka yakınlaştıran bir yola sevk eder. İnsan, ancak o zaman bilir ki kalbi bir başkasının acısıyla çarpabildiği sürece gerçekten yaşar ve Hakk’ın rızasının bir kalp sızısında saklı olduğunu idrak ettiği ölçüde mümine yaraşır bir hayat benimser.
