Yazar: Neşe Kazan
Düşman beklenen çatışma için zemin hazırlayamadıkça öfkeleniyordu. Ellerindeki bahaneler çürüdü. Bir kervanı vurmak kendi mallarını vurmak anlamına geliyordu artık. Bir geçidi kapatmak kendi pazarlarını kapatmaktı. Aynı anda Kağan çadırının dışına çıkmış göğe bakıyordu. Yıldızların, ayın hep aynı kaldığı yeryüzünde zamanın kendisine öğrettiklerini düşünürken iki cümle döküldü dudaklarından: “Her mücadele cephede kazanılmaz. Bazıları hiç görünmeyen masalarda biter.”
Yarukin son raporu getirdi. Hiç konuşmadı. Kağan da sormadı. İkisi de sonucu biliyordu. Tehditler durmamıştı ama hareketsizleşmişti. Kolları doluydu. Ellerinde şimdi koz olarak savaş değil ticaret vardı ve bozkır uzun bir aradan sonra nefes aldı. Kağan iç hesaplaşmasında artık yön vermek için her zaman öne çıkmanın gereksizliğini öğrenmişti. Bu manevrayı ona öğreten Yarukin ise hiçbir zaman tarihe kahraman olarak geçmedi ama tarihin yönü onun sessiz adımlarıyla değişti. Hiçbir döngünün aynı düzlemde gerçekleşmeyeceğini çok iyi bilen bilge adam düşüncesinde yanılmadığını birkaç yıl sonra anlayacaktı. Kağan’a raporları teslim etmesinin üzerinden uzun zaman geçmişti. Fırtına kendini hissettirmek için alabildiğince coşmuştu. Rüzgâr, atların yelelerini karıştırıyor, tüccar arabalarının tekerleklerinde kalan çamuru kurutuyordu. Yarukin otağdaki açıklıktan dışarıya bakarken şunu biliyordu: Bir yolun bozulması, bir ordunun yenilmesinden daha tehlikelidir. Çünkü yol bozulduğunda düşman görünmez olur. İpek yolu… Eskiden adını söylemek bile yetiyordu. Şimdi adı söylenince, çadırın içi ağırlaşıyordu. Kervanlar seyrekleşmiş, gelenler daha az konuşuyor, daha çok bakıyor, vergiler gecikiyor, hediyeler eksiliyordu. En kötüsü de sessizlik uzuyordu.
Yarukin, uzak bir noktada hareket görünce düşüncelerinden sıyrıldı. Bunlar atlılar değildi, tüccarlar hiç değildi. Bekleyenlerdi. Beklemek, barıştan vazgeçildiğinin en erken işareti olmalıydı. Kağan oturduğu yerde yaptığı şekerlemenin ardından gözlerini açtığında en yakın yardımcısının dışarıya baktığını gördü. Artık sorular bitmişti. “yol” dedi tek kelimeyle. Adam cevap vermedi. Cevap vermenin bir ihtimali canlı tutmak olduğunu biliyordu. Dışarıdan sesler yükseldi. Bir elçi gelmişti. Yüzü tanıdıktı ama sesi değişmişti. “Elimizde mal kaldı.” dedi elçi.
-Sınırda tutulduk.
-Geçiş izni verilmedi.
Bu cümleler, savaş ilanı değildi, savaşın gerekçesiydi. Yarukin, açıklıktan bu kez sadece baktı. Görmek yetiyordu. Ticaret yolları, düşmanların ellerini kollarını bağlamak için kullanılmıştı. İpler, görünmezdi ama düğümler sıkıydı. Kağan’ın gücü kılıçtayken düşman, ipleri kullanıyordu, dışarı çıktı, kendince bir tesbitte bulundu: Yol açılmayacak, kapatılacaktı. Bu karar, bir coşkuyla alınmadı. Kılıçlar çekilmedi, def çalınmadı. Kağan, atına binerken durdu, Yarukin’e baktı. Bu bakışta onay aramadı, sadece zamanın geldiğini bildirdi.
Yarukin, ilk kez konuştu:
-Yol kapanırsa ordu yürür, ordu yürürse yol bir daha eskisi gibi olmaz.
Kağan başını salladı, biliyordu. İlk karşılaşma kayda değmezdi geçici çadır düzeninde bekleyen karşı tarafın askerleriyle olan bir çatışmaydı. Küçük savaşların, büyük savaşların provasını yapmadığını, habercisi olduğunu da biliyordu kağan. Ardından yollar tamamen koptu. Kervanlar geri dönmesi zor günlerin biraz daha yaklaşması demekti, savaş kaçınılmazdı. Tüm bu yaşananlar bir öfkenin değil; uzun süre sürdürülmeye çalışılmış denge arzusunun sonucuydu. Yarukin otağın açıklığından uzaklaştı çünkü artık bakmak değil, gecenin içinden aydınlık günlere yürümek gerektiğinin farkındaydı.
Gecenin rengi, bozkırda her zamankinden daha koyuydu. Ateşler yanıyor, ama ısıtmıyordu. Çadırların gölgeleri uzuyor, uzadıkça birbirine karışıyordu. Rüzgâr, deri kapılara vurdukça eski kararları hatırlatan bir ses çıkarıyordu, sanki her çadırın içinde geçmişten kalma bir cümle asılıydı. Kağan’ın önünde serili harita, artık sadece yolları değil, kopmuş bağları gösteriyordu. İpek Yolu’nun çizgisi yer yer silinmiş, yer yer kasıtlı olarak karalanmıştı. Kum kervanların izlerini, kapatmıştı, ticaret durmuştu. Sözler gücünü yitirmiş, bekleyiş sona ermek üzereydi. Elini haritanın üzerinde gezdirdi. Bir zamanlar bu yollarla düşmanları oyalayıp kılıçları kınında tutarken şimdi aynı yollar karşısındakilerin elinde birer koza dönüşmüştü. Çadırın dışından ayak sesleri duyuldu. Deri kapı yavaşça açıldıktan sonra Yarukin içeriye girdi. Onu görenler, hâlâ toy bilgesi olduğunu sanıyordu. Gölgede duran, sözü dolaylı kuran bir Bilge. Bu yanılsama, yıllar boyunca herkesin işine yaramıştı. Yarukin de buna itiraz etmemişti. Kağan başını kaldırmadı. Çünkü Yarukin’in ne getirdiğini zaten biliyordu. Haber değildi bu. Bilginin geç ulaştığı bir an değildi. Bu, kaçınılmazlığın gecikmiş kabulüydü. “Güneyde yollar tamamen kapandı,” dedi Yarukin. Sesini yükseltmedi. Yükseltseydi bile duyulmazdı artık. Kağan sustu. Ona göre sessizlik bir eşikti. Dışarıda atlar huzursuzdu. Hayvanlar, insanlardan önce hissederdi yön değişimini. Toprak da öyleydi. Bu sükunetin uzun sürmeyeceğini biliyordu. Kağan ayağa kalktı. Zırhını giymedi çünkü bir şeyi savaş diye adlandırmadan önce, başka bütün ihtimallerin gerçekten tükendiğinden emin olması gerekiyordu.
-Artık bağlanacak yol kalmadı.
Dedi Kağan. Yarukin Kağan’ın yüzüne baktı. Orada ne korku ne de tereddüt vardı. Çadırın dışında yöneticiler toplanıyordu. Her biri savaşın kaçınılmazlığını farklı kelimelerle söylüyordu. Kimi onur dedi, kimi güvenlik. Kimi gecikmenin zayıflık olduğunu fısıldadı. Hiçbiri yanlış değildi, tek başına hiçbiri doğru da değildi. Kağan dışarı çıktığında kalabalık sustu, gözler ona çevrildi, karar bekleniyordu. Tarihe geçecek cümleler, çoğu zaman bu tür gecelerde kurulurdu. Rüzgâr yön değiştirdi, bakışlar Kağan’ın arkasından çadırdan çıkan adama kaydı. Yarukin öne çıkmadı, Kağan bir adım geri çekildi. Bu, kimsenin yüksek sesle konuşamayacağı bir andı. Çünkü bu geri çekiliş, güçten vazgeçmek değil, yükün yerini değiştirmekti. Yarukin güven aşılayan bir ses tonuyla konuştu. “Yollar kapandığında,” dedi, “Ticaret biter. Ticaret bittiğinde, düşmanlar da birbirine yaklaşır. Bizim savaşımız, onların sabırsızlığından önce başlamalı.” Bu cümlede kışkırtma yoktu, vazgeçiş de yoktu.
Gece ilerledi. Davullar hazırlandı. Ulaklar yola çıktı. Bozkır, hareketlendi. Tarih, ertesi gün başka bir isimle yazılacaktı. Bilge adam tarihin, yönü belirleyenlerden çok, yolu açanlara yazıldığını o sahneye çıktığı andan itibaren biliyor, ikinci adam olarak kalmayı yüreğinde bir şeref madalyası gibi taşıyordu.


