Okuryazarkitaplar
EdebiyatManşetOkurYazarKadınlarÖykü

Sömestir Tatili

                                  Yazar Süheyla Bağca Polat 

Bugün güneş, kışa inat ışıklarını alabildiğine etrafa saçıyor, karları altın rengine boyuyordu. Gökyüzünün mavisiyle eşsiz bir uyum sağlıyordu. Karların üzerine çıkmayı başaran ağaçlar, çalılar, hayvanların ayak izleri; usta bir ressamın elinden çıkmış tuvale benziyordu. Çocukların neşesi rüzgârın soğuttuğu havayı ısıtıyordu.

Sabah, karneleri dağıttık. Çocuklar mutlu, biz heyecanlıydık. Aylardır görüşemediğimiz ailelerimize kavuşacaktık. Yanımıza, sırtımızda taşıyacağımız kadar eşya alarak yola koyulduk. Ben tek kişi olduğum için küçük bir sırt çantam vardı. Arkadaşların yükleri ağırdı. Köyden ayrılırken köylüler, bizi düğün alayını uğurlar gibi yolcu ettiler. Her gelen yanında yolluk getirmişti. Biz almak istemesek de zorla verdiler. Bazılarını evimize koyduk, bazılarını yanımıza aldık.

Günlerdir bitmeyen fırtına, tipi; yerini güneşli bir güne bıraktığı için kendimizi şanslı sayıyorduk.  Bir an önce ilçeye varmamız lazımdı. Vilayete giden minibüsleri kaçırmazsak bir günümüzü kurtarmış olacaktık. Sonsuz kar yığınlarını aşarak ilçeye doğru yol alıyorduk. Önceleri karda yürümek eğlenceliydi ama öğleden sonra rüzgâr esmeye başlayınca işin rengi değişti. Keyfimiz kaçmaya başladı. Irmağın deltasını takip eden yolda, hızlanmaya başlayan rüzgâr; karları, mezarın üzerine atılan toprak gibi sağlı sollu üzerimize savuruyordu.

Fırtına bazen önümüzden bazen de arkamızdan esiyordu. Kar yığınları gibi bizi de üst üste derdest ediyordu. Birbirimizden destek alarak yola devam ediyorduk.

Arkadaşım Mahmut’ un dört yaşındaki oğlu Barış iyice üşüdü. Anne babasının daha taşıyacak takati kalmadı. Biraz ben yardım edeyim dedim. Çocuğu omuzuna aldım. Barış’ ı oynatarak, ”Orda bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür.” şarkısı eşliğinde yol alırken, sırtımda aşağı doğru bir sıcaklık hissettim. “ Yapma be yavrum! Şimdi, bu da yapılır mı?” Annesi hemen, ‘’değişmeliyiz’’ dedi ama imkânı yoktu. Biraz duraklasak tipi bizi esir alırdı. Üzerimize ince battaniye attılar. Artık yolun sonuna kadar çocuğu taşıma görevi bana kalmıştı, mecburen.

Yolun en çok yorulanı ve üşüyeni Kutay’la eşi oldu. İzmir’in sıcağına alışkın insanlara, İç Anadolu’nun ayazı bir tür eziyetti. Yenge hanım rugan çizmelerinin şekli bozulmasın diye ince çorap giymişti. Soğuktan ayaklarını hissedemez hâle geldi.

Yol zorlaştıkça karnımız acıkıyor; dermanımız kesiliyordu.

Mahmut abi: “Çantalardaki yolluklardan biraz ağzımıza verin. Acıktık.’’

‘’Bir sana, bir Barış’a’’ diyerek bizi doyuruyordu.

Hanımlar; “Bizim canımız çekmiyor,” diye reddettiler. Onlar, köylünün yemeğini beğenmiyor ve yemiyorlardı. Ben bekâr olduğum için köylünün sofrasına oturmuşluğum çoktu. Köy evlerindeki tezek kokusu arkadaşları rahatsız ediyordu. Hâlbuki temiz, düzenli insanlardı ama hayvanlarla uğraştıkları için ister istemez kokuyorlardı.

Köye ilk geldiğimde yaşlı bir teyzenin evine misafir olmuştum. Tencerenin üstünde, bir kevgir içinde tüylü bir şeyler vardı. Meraklı gözlerle bakınca tiftik eldivenler ve kar başlığı olduğunu, onları kabartmak için buhara koyduğunu söyledi. Tiftiği keçi kıllarından elde ettiğini söyleyince çok şaşırdım.

“Yeteri kadar kabarmışlar. Bunlar benim sana hediyem olsun.’’ dedi.

Kabul etmek istemedim ama çok ısrar edince almak zorunda kaldım. Daha sonra öğrendim ki yıllarca köye uğramayan, üniversiteyi bitirdikten sonra evlenip eşinin memleketine yerleşen oğlu için tarayıp, eğirip, örmüş. O günden sonra ben onun manevi oğluydum.

Akşamın karanlığı çökmeye, börtü böcek ötmeye başladı. Rüzgâr ıslık gibi esiyor, arada kurt uğultuları geliyordu. Acıkan arkadaşlar, yolluklardan birer ikişer lokma yemeye başladılar.

Bugün ilçeye varamayız. Şahin Ağa, “ Sakın akşam yola devam etmeyin, kurda kuşa yem olursunuz. Yolun üzerindeki ağıllardan birinde gecelersiniz.” demişti.

Hanımlar itiraz ederek, “Buralarda kalamayız. Köylülerin ne ekmeğini yeriz ne de yataklarında yatarız.” dediler.

Kutay gülerek “Dua edin de sizi misafir etsinler; sabaha buz adam olmak istemiyorsanız. Gerçi kurtlar mezara koyacak bir ceset bırakırsa!” dedi.

Barış, soğuktan buz adama dönüştü. Ağlıyor, sesi dağlarda yankılanıyordu.  Birinci ağıla geldik, köpekler havlamaya başladı. Kimse kapıya çıkıp ‘’Bunlar da kim?’’ diye bakmadı. “Hanımlar, ilçeye kadar yolumuz var.’’ dedim. Onlar da ‘’donduk, yorulduk’’ diye feryat etmeye başladılar.

Karanlık çökmeye başlarken ikinci ağıla geldik. Orta yaşlar da bir bey, üzerimize doğru havlayan köpeği azarlayıp, uzaklaştırdı.

“Buyurun, soba yanıyor. Fakir hanemize misafir olun. “ dedi. Ortalık birden aydınlandı.

Sobaya koşan Nesrin, elini nerdeyse soba borusuna yapıştıracaktı. “Aman kızım sen sobadan uzaklaş; ellerin morarmış.” dedi. Bir leğende dışarıdan kar getirdi. “Elin ayağın ısınana kadar karla ov. Yoksa kangren olursun. Allah korusun, donan birini sıcak su ile yıkamışlar da ölmüş.  Yavaş yavaş ısıtacaksın.” dedi.

Ev sahibi ile aramızda sıcak bir ilişki başladı. Yemekler yendi, çaylar içildi. Sobanın üzerinde pişen sütten içen Barış, annesinin kucağında uyuya kaldı. Alnından boncuk boncuk terler akıyordu. Yaşlı babaanne nereli olduğumuzu sordu. Mahmut: “Sinop’luyuz’’ dedi. Teyze anlamadı. Bir kaç tekrardan sonra “ Kilotlu musunuz?” deyince bir kahkaha koptu. “İlahi teyze, nasıl yakışırdın?” dedi Mahmut.

Gaz lambası ortalığı ışık oyunlarıyla aydınlatırken. Kar, geceye inat etrafı aydınlatıyor, ağaçları kemirmeye gelen tavşanları ele veriyordu. Kavak ağaçları yerlerinden sökülüyormuş gibi gıcırdarken dalları birbirine sürterek ses çıkarıyordu.

Yandaki odanın sobası da yakıldı. Kutay ve Barış’ın elbiseleri yıkandı, sobanın arkasındaki duvara çakılmış çivilere asılarak kurutuldu.

Yatma zamanı gelmişti. Tuvalet dışarıdaydı ve evin yan tarafındaydı. Işık yoktu. Ne işkence Allah’ım! Çeşme de evden on metre uzaktaydı.

Ev sahibi soğuk, mutfak evde yattı. Kadınlar yaşlı teyzenin odasında, erkekler ise diğer odada yattılar.

Sabah, “Sobasız yerde üşümediniz mi?” diye soran Belgin’e “Yok kızım. Üzerimize kıl çulu aldık mı soğuk işlemez. Biz çocuklarımızı, orta bacadan evin içine kar yağarken beşiklerinin üzerlerine çul örterek büyüttük. Fırın gibi sıcakta yatarlardı. Altlarına da höllük koyardık. Yazın yumuşak toprağı eleriz, kışın da ısıtır, bezin arasında belinden aşağı sararız, Çocuk, soğuk kışı hissetmeden geçirir.” dedi.

“Akıllıca’’ diyebildi, Belgin ile Nesin.

Sabah çaylar içildi, yola çıkarken Nesrin’e ‘’Kızım şu yün çorapları giy. Bu çizmelerle yola devam edemezsin. Ayağın kayar, bir yerini kırarsın. Yün çoraplarla çizmeler olmaz; lastik ayakkabıları da giy. Minibüs durağına bırakın, bizim oğlan ilçede memur. O alır, bize getirir.’’ dedi.

Eli mahkûm, Nesrin çoraplarla lastik ayakkabıları giydi. Başına yaşlı teyzenin atkısını sardı. Vedalaştık, yola devam ettik.

Misafirlerini yolculayan ev sahibi hanım, “ Bir misafir daha gelse, ekmek yarına yetmez. Ben en iyisi hamur yoğurayım.” diyerek un elemeye gitti.

Nesrin minibüs durağında yün çorapları çıkarırken Kutay’ın fotoğrafını çektiğini görünce, bir eline lastik ayakkabıları diğer eline yün çorapları alarak poz verdi.

Kutay merkezde 10 plakalı bir tıra denk geldi. Hemşerisi:

“Muavin koltuğu boş, istersen yola beraber devam ederiz. Ne dersin?” dedi.

Hemen tıra atlayan Kutay,  “Allah derim!’’ dedi.

Mutlu bir şekilde yola revan oldular. Tahin helvası kutusuna sakladığı, altın otundan yaptığı tacın Deniz Gözlü’süne ne güzel yakışacağını hayal ederken, “Seneye bu macerayı belki de beraber yaşarız.” diye aklından geçirdi. Yollardaki kartpostallık manzaraları ebedileştirmek için fotoğraf makinasının deklanşörüne basmayı da ihmal etmedi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlgili Haberler

1. Hülya Nutku Oyun Yazarlığı Ödülleri – Başvuru

okuryazarkitaplar

Tarih Öncesi Nükleer Savaş

Comcini

Kemancı

Comcini

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...