
O kız umutlarını gözlerinin içinden taşıyan biriydi. Gülüşü sessizdi ama içindeki hayaller gürültülüydü. Sen geldin. Tam da kimsenin görmediğini gördüğünü sandığı bir anda. Ona, kalbinle değil ama sözlerinle dokundun.
“Ben hep yanındayım.”
“Biz farklıyız.”
“Sen beni tamamlarsın.”
Cümleler, kâğıdın üzerine düşen çiçek yaprakları gibiydi; ince, kırılgan, güzel… Ama çiçeklerin ömrü kısaydı. Sen bunu biliyordun. O bilmiyordu.
Kız yavaş yavaş sana inandı. Önce çekinerek, sonra tamamen. Geceleri sana uzun mesajlar yazdı; bazen sile sile, bazen yüreği dolup taştığı için hiç düşünmeden. Sen de cevap verdin. Ama senin cümlelerinde kalp yoktu. Onunkilerde ise taşacak kadar çok.
Bir gün… Nedensiz bir suskunluk düştü senin tarafından.
Kız bekledi. Sustu. Yeniden yazdı. Yine bekledi. Sen ise “Ben biraz karışığım.” dedin.
Aslında karışık değildin. Sadece sevmiyordun. Ama güzel gelen şeylerin gitmesine de izin vermek istemiyordun.
O gün kızın içinde bir şey koptu. Ama dışarıdan belli olmadı. Çünkü bazı kırılmalar sessiz olur. İçten içe çürütür. Ve zaman geçti. Sen başka hayatlara, başka yüzlere döndün.
Kız ise büyüdü ve öğrendi: Sözler, kalpten gelmezse güzellik değildir.
Beklenen biri gelmiyorsa doğru kişi değildir.
Ve en önemlisi… Bir kez umut verip yarıda bırakan, asla geri dönse bile eski yerine oturamaz.
Yıllar sonra sen döndün.
“Merhaba, nasılsın?” dedin. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Kız gülümsedi. Ama bu kez gülüşü sessiz değildi. Kendinden emin, güçlüydü.
“İyiyim.” dedi.
“Artık kendimle tamamım.”
Ve o an sen kaybettiğini anladın. Ama artık çok geçti.
O kız…
Yaşı küçük, yüreği büyük olanlardan. İnsanların duymadığı fısıltılarla konuşan, kalbini saklamayı bilmeyen…
Bir gülüşü bile dünyayı genişletebilen bir çocuk gibi masum. Sen geldin. Ne bir fırtına ne bir güneş…
Bir vaat oldun. Sanki ona ilk kez biri,
“Sen değerlisin.” diyormuş gibi. Onun kalbi, senin kelimelerine tutundu. Senin cümlelerin, gece yarısı kalbini ısıtan battaniyesiydi.
“Korkma, ben buradayım.” demiştin.
Ama o cümle, dudaklarında doğan değil, aklından geçen bir oyundu. Senin için belki sadece bir andı. Ama onun için bir dönüştü. O sana kalbini açarken titredi. Sen ise o kalbi tutmak yerine bıraktın. Bir sabah, hiçbir şey olmamış gibi sustun. Sessizlik, bazen bağırmaktan daha çok kırar. Ve sen susarak onu paramparça ettin. Kız günlerce anlamaya çalıştı:
“Ben neyi eksik yaptım?”
“Ben neden yetemedim?”
Oysa yetmeyen, eksik olan senin duygusuzluğundu. Kızın değil. Zaman geçti. Kız o acıyla büyüdü. Kendi yüreğinin kırık yerlerinden ışık sızdırmayı öğrendi. Bir gün, sen geri döndün. Her zaman dönerler.
“Merhaba… nasılsın?” dedin, sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi. Kız gülümsedi. Ama bu kez o gülümsemede sen yoktun.
“İyiyim.” dedi.
“Artık kendi kalbimin yanındayım.”
Sen o an anladın. Kaybettiğini, geri alamayacağını. Çünkü umut verip yarı yolda bırakanlar, Döndüklerinde çoğu zaman kapıyı kapalı bulurlar.
Ve o kız…
Artık kendine aitti.
