Bazen varlığı, içimi bir bahar sabahı gibi ısıtıyor. Kalbimde çiçekler açıyor, dünya yumuşuyor, ben hafifliyorum. Ama bu anlar hep kısa sürüyor… Çoğu zaman içimde gri bir sonbahar başlıyor. Yine de kopamıyorum.
Çünkü o bahçeyi bir kez gördüm. Bir kere sevilmiştim… Bir kere iyi gelmişti, bir kere parlamıştım. Ve o “bir kere” bütün hayatımı esir aldı.
Asla kurtulma çabası içinde olmadım. Sabırla geçmişte burnuma çalınan mutluluğun kokusunu tekrar duymayı bekledim. Her daim umudum vardı. Tekrar aynı ışıltıyla gözlerime bakacak, gülümserken burnunun üzeri kırışacak ve güvercin kanadı ürkekliğinde kollarını boynuma dolayacaktı. Ben de az evvel huzur ve neşeyle aydınlanan yanaklarını öpecektim. Evliliğimizin ilk üç yılı sarılmalar, öpüşmeler ve onu takip eden ateşli sevişmelerle geçmişti. Ona duyduğum yakınlık bir annenin evladına, bir bahçıvanın yetiştirdiği çiçeğine, araba tutkusu olan bir erkeğin spor arabasına hissettiklerinin bir karışımıydı. Kafam hep bir sonraki anda onu daha fazla nasıl sevebilirim düşüncesiyle meşguldü. Belki yirmili yaşlarda sokakta görsem hiç farkında olmadan yanından yürüyüp geçerdim. Çoğu insana göre çok güzel sayılmazdı fakat ben ona baktıkça kızıl saçlarıyla, yüzündeki çilleriyle eşsiz bir varlığa dönüşüyordu. Çoğu kez gülümsediğini görüyor, onun da mutlu olduğunu düşünüyordum.
Ona yardım ederdim. Çok dayanıklı bir bünyesi yoktu, işten geldikten sonra bir saat uyumadan ayakta duramazdı. Yavru kedi gibi köşe koltuğun tam köşesini kıvrılır uyurdu. Çoğu zaman üzerinde iş kıyafetleri olurdu. Usulca gider çoraplarını çıkartırdım, ayaklarını okşardım. Yıldız desenli battaniyeyi yavaşça dar omuzlarının üzerine çekerdim. Ona bakarken en parlak yıldız benimki, derdim. Çocuksu bir sevinç kaplardı göğsümü. Uyanınca akşam yemeğini beraber hazırlardık. Uykusunu almış yıldızım, ışık saçarak dolaşırdı evin odalarında.
Bir akşamsa olayın gidişatı böyle olmadı. Daha uyandığı andan itibaren ters giden bir şeyler olduğunu anlamıştım. Tam iki saat uyumasına rağmen hâlâ yüzü mermer kadar beyaz ve sertti. Hasta olduğunu düşündüm ilk başta. Hareketleri keskin ve çabuktu. Her şeyi bir çırpıda yapmak, yaşamı çabucak tüketmek ister gibi bir hali vardı. En iyisi dışarıdan yemek söyleyelim, derken aslında onun yorulmasını istememiştim. Ben cümlemi sonlandırdığım anda surat ifadesi birden sertleşti, dalgaların sivrilttiği kayalara benziyordu bakışları. Önce göğsümü sonra da göğsümün ortasındaki ruhumu delip geçtiler. Benim ne istediğime karar vermekten vazgeç, derken yine burnunun üstü kırıştı fakat bu sefer tiksinircesine ve kızgınlıkla. Sert rüzgarla yerden kalkan toz toprak gözüme dolmuştu, sanki onu görmemek için gözlerimi kapatmaya çalıştıkça kum taneleri göz kapaklarımın içine batıyordu. Bir başka kadın vardı karşımda. Belki çok yorulmuştur, belki de iş yerinde tatsız bir olay yaşamıştır, diyerek kendimi teskin etmeye çalıştım. Onun bu yeni versiyonuyla nasıl konuşacağımı, söze nereden başlayacağımı hiç bilmiyordum. Mutfakta dönüp duran yeni karımın yanına yanaşıp çok da varlığımı belli etmeden ona eşlik ettim. Salataya domates doğradım, ekmeği kestim, masayı hazırladım. İnce bir tel kopuvermişti evliliğimizde, içten içe bunu hissediyordum. Bu gerçeği kabul etmekse zordu. Ortamı yumuşatmak için loş bir ışık açtım. Masaya mumlar yakıp koymayı istesem de bunun samimi görünmeyeceğini düşünerek bu fikrimden vazgeçtim. Gergin ve bezgin bir halde yerine oturdu. Gözlerini masada gezdirdi. Onunla birlikte ben de masaya baktım. Dudakları yukarıya doğru sıyrılıp dişlerini ortaya çıkardı, birden avının üzerine atılmayı bekleyen kurda dönüştü. “İlla benim söylememi bekliyorsun değil mi, çok mu zor tuzu masaya koymak? ” dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. Bir başkasından duysam anında cevabını yapıştırırdım fakat karşımda varlığıyla hayatıma anlam katan kadın vardı ya da hâlâ var olduğuna inanıyordum.
