İnsan, içinde bulunduğu ruh haline göre düşünce ve moral bakımından değişiklik arz eden bir varlık. Gün olur dünyayı fethetmeye çıkan bir fatih, gün olur yerinden kalkmaya mecali olmayan bir miskin. Kimi zaman dünyanın en becerikli insanı kimi zaman da iki lafı bir araya getiremeyen bir beceriksiz.
Bazen bir söz bazen bir bakış bazen de bir hatırlanış bizi mutluluk denizinde yüzdürebilir. Böyle zamanlarda hayata tozpembe bakar kusurları yok sayarız. Her gördüğümüzü sever, her baktığımızı beğenir, her söze güleriz. Dünyada bizden mutlusu, bizden huzurlusu yoktur. Kahkahalarımız gök kubbede çınlar. Sevdiklerimize daha bir sıkı sarılırız. Onlar için yapamayacağımız fedakârlık yoktur. Deyim yerindeyse, öl deseler ölürüz.
Bazen de sebepsiz yere hüzünleniriz. Gülmek gelmez içimizden. Kuşların şakımasını duymayız. Yeni açan gülün gülümseyişini görmez mis kokusunu es geçeriz. Ne giyeceğimize karar vermekte bile zorlanırız. İnsanlarla yüz yüze gelmek istemeyiz, onlardan kaçarız. Baş ağrısı en kuvvetli bahanemizdir. Nitekim bu bahaneye sarılmamızdan dolayı başımız bizi yalancı çıkarmaz da ağrır durur gün boyu, günler boyu.
Bu durumlar kalıcı değildir Allah’tan. Ne cennettekiler misali hep güler insan ne de cehennemlikler gibi hep ağlar. Elbette sıkıntılar bertaraf edilir, düze çıkılır. Bu düze çıkışta etraftan yardım almışsa kişi, o melankolik durum sadece geçmekle kalmaz; bir de mutluluk katsayısı yükselir. Yağmurun ardından çıkan güneşe benzer, ışıl ışıl.
Yardımsız atlatmışsa badireyi, mutlaka gökyüzünden bir esinti olmuştur ruhuna ılgıt ılgıt. Saçlarını dağıtmıştır o sabah yeli. Saçlarıyla birlikte yüreğindeki gamı ve kasaveti. Başındaki gam yüklü bulutlar dağılınca anlamıştır ki tesadüf olamayacak kadar isabetlidir bu yardım, hem de tam zamanında gelmiştir.
O zaman şöyle başımızı kaldırıp güya bakarız bizi her daim gözetene, koruyup kollayana. Var olduğuna inanmanın sonsuz hazzıyla. Taşları yerine oturtup cinayeti çözen dedektifin mutluluğu yüreğimizde ve de yüzümüzde. Madde ne ki? Hayat ne ki? Mutluluk ne ki? O’nunla var, O’nunla değerli, O’nunla anlamlı… Başka bir şey de yok. Yalnız O vardı, O var, O hep var olacak. İnsanlar mı? Şairin dediği gibi “Ne kadınlar sevdim, zaten yoktular.”
YENİDEN DOĞMAK
Hayal kırıklığımsın.
Sonuçsuz çabam,
Boşa giden emeğim.
Yazımda kış, kışımda yazsın.
Kırık gönlümün taşı,
Umudumu un ufak edensin.
Bir ses bekleyen ruhumu
Vazgeçme noktalarına iten,
Kıyamazlığımı umarsızca tüketensin.
Kalbim adınla çarparken,
Ötelerin ötesine uçan bir kuşun
Kanat sesleri fısıldarken hakikati
“Yalan gökler, denizler, İçine daldığın dehlizler…
Bir şey,
Yalnızca tek şey,
Seni senden iyi bilen…”
Kırıklarımdan yeniden diriliyor,
Boş vermenin katmanlarına ulaşıyorum.
Kim o adımı çağıran,
Hangi elim, kolum, gözüm, kulağım?
Bu kadar yakınken bana,
Niçin seslerden medet ummaktayım?
Duraklardayım…
Yakarışımın ağzını kapattım,
Hakikatin yumdum gözünü.
Çığlıklara kulak tıkadım.
Akıl rahat bırakırsa,
Çekeceğim ipini gölgemin.
Beklemekten vazgeçtim.
Bel bağlamayacağım desem bile
Kendimin yalancısıyım.
Neden kararlısı değil?
Nefsime zor mu geliyor kaybetmek?
Zihnime engel mi olamıyorum?
Yeniden değerlendirmeli,
Amacı unutmadan, araçlara takılmadan.
Ne de zormuş kendimle mücadele etmek,
Acabalarla günleri tüketmek!
Yok, yok, Bu hal, hal değil gülüm!
Yeni halle, yine, yeniden, sil baştan,
Tekrar tekrar hallenmek lazım.
Teslimiyet bayrağını beklesin gönder,
Rüzgâr şişirsin yanaklarını.
Güneşe üflesin isterse…
Benim gözyaşıyla ıslanmış
Asılacak beklentilerim,
Toplanacak kararlarım,
Yerleştirilecek duygularım var.
Hayal kırıklığından doğmuş
Aydınlık sabahlarım var.
Dün, dünde kaldı.
Bugünü iyi okumak için
Bekliyorum gazeteci çocuğu.
“Yazıyor!” diye bağırmayacak ama
Ben bileceğim beni yazdığını.
Hep onu okuyacağım.
Neden geç kaldığımı sorgulayıp,
Af dileyeceğim kendimce.
O da affedecek kendince…
Hayal kırıklığımsın,
Hem yeniden doğuşum
Yangınlarımın küllerinden…
