
İnsan başına gelenleri anlatırken çoğu zaman parmağını dışarıyı işaret ederek uzatır. Hayat zor olmuştur, insanlar haksızdır, kader acımasızdır. Oysa sorumluluk almak, işaret parmağını yavaşça kendi göğsüne çevirebilme cesaretidir. Bu cesaret romantik bir söz değil, insanın kendi karanlığına bakmayı göze almasıdır.
Kendi karanlığı…
Çoğu kişi bu kelimeyi duyduğunda ürperir. Çünkü karanlık; bastırılmış öfkeyi, kıskançlığı, korkuyu, yetersizlik duygusunu, değersizlik yaralarını taşır. Oysa karanlık düşman değildir, tanınmayı bekleyen bir parçadır. Sorumluluk almak tam da burada başlar: “Bu his bana ait.” diyebildiğin yerde.
Dış dünyayı suçlamak kolaydır. Bir ilişkide incindiğimizde “O böyle yaptı.” deriz. İşimiz yolunda gitmediğinde “Şartlar kötü.” deriz. Ailemizle yaşadığımız çatışmalarda “Beni anlamıyorlar.” diye düşünürüz. Bunların hepsi kısmen doğru olabilir. Fakat asıl soru şudur: Bende hangi kod, hangi öğrenilmişlik, hangi travma bu olayı böyle deneyimlememe sebep oluyor?
İnsanın iç dünyası bir filtredir. Aynı olay, iki farklı insanın hayatında bambaşka anlamlara dönüşür. Çünkü her biri; kendi geçmişinin, inançlarının, duygusal yüklerinin süzgecinden geçirir yaşadıklarını. Çocukken değersizlik hissiyle büyümüş biri, en ufak eleştiriyi reddedilme olarak algılayabilir. Terk edilme travması olan biri, en küçük mesafede terk edileceği korkusuna kapılabilir. Böylece hayat, “başımıza gelenler” olmaktan çıkar; içimizdeki kodların dışarıdaki yansımalarına dönüşür.
Bilinç sıçraması dediğimiz şey, bu mekanizmayı fark ettiğimiz anda başlar. ‘‘Hayat benim başıma gelen olaylar değil, benim yüzümden ve filtrelerimden geçerek şekillenen deneyimlerdir.” diyebildiğimiz an kurban bilincinden çıkarız. Kurban bilinci, gücü dışarıya teslim etmektir. Sorumluluk ise gücü geri almaktır.
Elbette bu kolay değildir. Çünkü sorumluluk almak bedel ödemeyi gerektirir. Bedel, suçlayacak birini kaybetmektir. Bedel, mazeretleri bırakmaktır. Bedel, “Ben de hata yaptım.” diyebilmektir. İnsan egosu için bu ağır bir yüktür. Ama aynı zamanda özgürleştiricidir. Çünkü suçladığın sürece bağlı kalırsın, sorumluluk aldığın anda seçim yapma gücün başlar.
Sorumluluk almak, duyguları bastırmak değildir. Tam tersine, duyguları onurlandırmaktır. Öfke geldiğinde onu inkâr etmek değil, “Bu öfke bana ne anlatıyor?” diye sormaktır.
Kıskançlık yükseldiğinde utanmak değil, “Hangi eksiklik hissime dokundu?” diye bakabilmektir. Üzüntü geldiğinde güçlü görünmeye çalışmak değil, o üzüntünün yasını tutabilmektir.
Duygular onurlandırıldığında içimizdeki enerji alanı berraklaşır. Bastırılan her duygu, gölgede güçlenir; fark edilen her duygu ise dönüşmeye başlar.
Psikolojik düzlemde bu, öz farkındalıktır. İnanç kalıplarını görmek, otomatik tepkileri yakalamak, tetiklenmelerin izini sürmek… Spiritüel düzlemde ise bu, gölgeyle barışmaktır. Kendi içindeki karanlığı reddetmek yerine onu şefkatle kucaklamaktır. Çünkü insan bütündür, ışığı da karanlığı da birlikte taşır.
Kendi gölgesine bakmaya başlayan biri artık dış dünyayı eski gözle göremez. Suçlamak yerine anlamaya çalışır. Tepki vermek yerine durur. “Bu bana ne öğretiyor?” diye sorar. Hayatın karşısına geçip savaşmak yerine, onunla birlikte yürümeyi öğrenir.
Bu yolculukta kimse mükemmel değildir. Hepimiz zaman zaman yeniden kurban bilincine düşeriz. Yine başkalarını suçlarız, yine kaçmak isteriz. Fakat her fark ediş yeni bir bilinç sıçramasıdır. Her kabul, içsel bir büyümedir.
Sorumluluk almak, ağır ama asil bir seçimdir.
Bedel ödetir ama özgürleştirir.
Duyguları yakmaz, onurlandırır.
Karanlıktan kaçmaz, ona ışık tutar.
Ve insan, kendi gölgesini tanıdıkça anlar: Hayat, başımıza gelen bir şey değil; içimizden geçen bir süreçtir.
Dışarıyı değiştirmeden önce içimizdeki filtreleri dönüştürdüğümüzde dünya da sessizce yüzünü değiştirir.
