29.2 C
İstanbul
Perşembe, Haz 13, 2024
okuryazarkitaplar
Image default
Editörün SeçimiKöşe & YazıManşetOkur KöşesiYaşam

İz Bırakmak, Unutulmamak…

İnsan bildiğimiz kadarıyla kendi bireysel ölümlülüğünün farkında olan tek canlı gibi gözüküyor. Bunun da gelişmiş beyin ve zekâ kapasitesiyle alakalı olduğunu düşünüyoruz. Şimdi diğer canlılar bir gün muhakkak öleceklerini veya her an öleceklerini bilmedikleri için hayatı, çok ilerisini ve gerisini düşünmeden yaşayabiliyorlar. Ama biz sürekli olarak ölümlü olduğumuzun bilinciyle yaşıyoruz. Ölümümüzden sonra ne olacağı konusunda âdeta zaman zaman takıntılı düşüncelere sahibiz. Dolayısıyla bu ölümlülük bilinci bizi yarına bir şey bırakmaya zorluyor. Uzmanlar tarih öncesine ait mağara resimlerini bile böyle bir dürtüye ya da isteğe yoruyorlar. Dolayısıyla öleceğini bilen bir canlı olarak yarına kalma arzusu bir nevi ölümsüzlük arzusunun dışa vurması ya da ölümsüzlük duası gibi düşünülebilir.

Aslında insanı sıra dışı bir şeyler yapmaya iten en önemli unsurlardan biri unutulmama isteğidir. Ölümünden sonra da var olma isteğidir. Tabii ki bunun çok farklı yolları olduğu için insan hayatını farklı şekillerde etkiliyor. Mesela iyilikle ve güzellikle katkı sağlayarak insanın hayatını ve kültürünü daha iyi hâle getirmek bir tercihtir. Bir de yıkımla, zulümle, sömürüyle yarına kalmaya çalışmak var. Dolayısıyla unutulmamak için seçilen yollar çok farklı olacağı için insanın zihnini ve hayatını çok farklı etkileyebiliyor. Tabii ki bu his ya da arzu olmadan yaşayabilmek mümkün değil. Bunu iyi ve yapıcı bir yolla nasıl kullanacağımızı keşfetmemiz gerekiyor. Hem bilgelikten yardım almamız lazım hem de çok çalışmamız lazım. Fayda sağlayabilmemiz için önce kendimizi bilmemiz gerekiyor.

Sadece Türk toplumunda değil aslında bütün kültürlerde var. Kültürün gelişimi; iyi üretimlerin sanatsal yaratımların gelecek nesillere kalması, hayatta iz bırakma arzusuyla doğrudan ilişkili. Tabii ki bazı kültürlerde, özellikle kadim kültürlerde çok daha köklü ve belirgin bir biçimde mevcutken, modern toplumlarda bu kültür biraz erozyona uğruyor. İnsanlar biraz daha eksik diyebileceğimiz bir bakış açısıyla globalleşen kültürle daha çok gününü gün etmeye ve anı yaşamaya odaklanıyor. Benden sonra tufan kafasına sürüklenebiliyorlar. Böyle insanlar ilerisini ve kendisinden sonrasını düşünmeyenler. Aynı zamanda bu düşünce tarzı global kapitalist pazar için iyi bir zemin hazırlıyor. Bu yüzden kadim ve güzel değerleri birbirimize hatırlatmayı ihmal etmemek gibi bir görevimiz var.

Sosyal medya birçok davranışımızı olduğu gibi bu iz bırakma ve unutulmama isteğimizi de tabii ki dönüştürüyor. Bir kere orada sanal hareketler, sanal iletişimler, sanal üretimler ya da sözlerimiz var. Oradaki varlığımız bize gerçekmiş gibi geliyor. Çünkü beynimiz bunu ayırt edebilecek kadim tecrübeye sahip değil. Hâlbuki sanal dünyadaki bütün paylaşımlarımız çok basit bir sunucunun, aniden susmasıyla kaybolabilir. Geçici ve aslında var olmayan şeyler olduğunu bilsek de orada var olmak, orada bir şeyler yapıyor olmak, insanlar tarafından takdir görmek ve takip edilmek bize çok önemli bir şeymiş gibi gelebiliyor. Hâlbuki hayat hâlâ gerçek planda, gerçek olarak yaşanabiliyor. Sanal planda yaşadığımız her şeyin sanal ve uçucu olduğunu sık sık galiba kendimize hatırlatmamız lazım. Bu konuyu ben sık sık vurgularım. Çünkü beynimiz, zihnimiz ve psikolojimiz böyle bir sanal deneyime hâlâ ne hazır ne de adapte. Dolayısıyla bu konuda yeni kültür gelişmek üzereyken, bu tip teknolojileri dikkatli kullanmak ve oradaki varlığımızı dikkatli bir şekilde gözlemlemek kontrol etmek zorundayız diye düşünüyorum.

Eğer egoyu Sigmund Freud’un tarif ettiği id, ego, süper ego şeklinde ele alırsak aslında ego bizim yarına kalma, iz bırakma ve unutulmama noktasında yapabileceklerimizi ürettiğimiz ana ruhsal aygıtımız diyebiliriz. İd dediğimiz insanın içindeki bizim kültürde de belki nefis diye karşılanan o yetkiye tekabül ediyor. O her şeyi istiyor, sonsuz olmak istiyor. Yemek, içmek, eğlenmek ve her şeye sahip olmak istiyor. Öte yandan süper ego dediğimiz bir kültürel zihin var. O da kurallarla, kaidelerle bizi sınırlamaya, hemen hemen hiçbir şey yaptırmamaya çalışıyor. İşte ego bu ikisinin, nefsinin sonsuz istekleriyle süper egonun kuralları arasında bir şeyler yapmaya çalışıyor. İNSAN TABİATINDAN KOPARSA YIKICI OLUR İnsanlar iz bırakma isteği ile sürdürülebilirlik ve çevre konuları arasında bir denge kurabilirler mi? İnsanın kendi tabiatıyla barışık olmadan yaptığı her şey yıkıcı ve bozucu olabiliyor. Zaten insan bu anlamda yaşadığı dünyaya faydası olmayan belki de tek canlı. Müthiş bir yıkıcılığı var. Bu yıkıcılığı ancak verdiği zararı anlamaya başladığı zaman belki faydaya döndürebiliyor. Dolayısıyla insan bir kere doğasından koptuğunda büyük anlamda zarar verici bir canlı oluyor. Benim insanım fabrika ayarlarında saklı… Nerden ve niçin bu dünyaya geldiğini tekrar fark etmek buna bağlı. Hem hayatını hem üretimini hem hedeflerini bu farkındalığa göre arada bir kontrol etme gerekir. Bunlar hem kişinin kendisi için hem de içinde bulunduğu toplum ve insanlık için bence çok elzem. Ama tabii ki bunu çok fazla yapmıyoruz. Bu konularla bu kadar uğraşan birisi olarak istediğim sıklıkta ben de yapamıyorum ve ben de şikayetçiyim. Dolayısıyla biraz zor bir konu. Çünkü kültür insanı şekillendiriyor ve modern kültür bizim böyle şeyler düşünmemize vakit bırakmayacak şiddette adeta dört bir tarafımızı kuşatmış vaziyette.

 Binlerce yıldır insan bilgeliği için en önemli anahtarın “kendini bilme” yetkinliği olduğundan bahsedilmiş. Ama kendini bilme yetkinliği çok önemli ve zor bir şey olsa gerek ki binlerce yıldır yüzlerce farklı ağızdan devamlı aynı şekilde tekrar edilmiş. Antik Yunan’dan İslam Medeniyeti’ne kadar insanın kendini tanıması, kendini bilmesi ve bildiği kadarıyla kendi yolunu çizmesi en otantik var oluştur. İnsan ne olduğunu unutan tek canlı. Bu da aslında unutulmama, yarına bir şey bırakma isteğini bile etkilenebiliyor. Her devirde olduğu gibi kendini bilen insan, iz bırakma ve yarına bir şeyler ulaştırma, unutulmama konusunda en doğru yolu kendisi için çizecektir diye düşünüyorum.

Gelecek nesillere bırakılacak en iyi miras kişiden kişiye, yaşam görüşünden görüşüne göre değişebilir. Ben şahsen bu dünyadan geçerken en az zararla yaşamaya gayret ediyorum. Bu öncelikle gelecek nesillere daha az örselenmiş, daha az kirletilmiş, daha az kafa karışıklığı devredilmiş bir dünya bırakma niyetindeyim. Bu yönde çalışıyorum. Ama eskiler demişler ya “Baki kalan bu kubbede bir hoş seda imiş.” Ne yaparsak yapalım önce çevremizdeki insanlara, sonra daha geniş açıdan topluma faydalı olabilmek gerekiyor. Ne yeni teknolojik icatlar ne para pullar ne binalar yapılar bence çok önemli miraslar değil. En önemli miras gelecek nesillere buluşlarla, uygulamalarla, anlatılarla ve yöntemlerle zenginleştirilmiş bir kültür bırakabilmek. Ben kendi açımdan böyle bir mirası mümkün mertebe kitaplar yazarak, konuşarak oluşturmaya gayret ediyorum. Hatırlansak da hatırlanmasak da bu çok önemli değil. Hayatımızdan büyük dönüşümler, değişimler yapan nice yüce gönüllü ve yüksek zihniyetli insanlar geçti. Adlarını bilmesek de samimiyetle çalışıp, görevlerini yaptıkları gereği değişmiyor. İnşallah bizde görevimizi hakkıyla yerine getirebiliriz.

SOSYAL MEDYA BİRÇOK DAVRANIŞIMIZI OLDUĞU GİBİ BU İZ BIRAKMA VE UNUTULMAMA İSTEĞİMİZİ DE TABİİ Kİ DÖNÜŞTÜRÜYOR. BİR KERE ORADA SANAL HAREKETLER, SANAL İLETİŞİMLER, SANAL ÜRETİMLER YA DA SÖZLERİMİZ VAR. ORADAKİ VARLIĞIMIZ BİZE GERÇEKMİŞ GİBİ GELİYOR.

Kaynak: chrome-extension://efaidnbmnnnibpcajpcglclefindmkaj/https://www.fatih.bel.tr/tr/main/read/dosyalar?file=1515-yeditepe-fatih-dergisi-12sayi-20231215-155023.pdf

İlgili Haberler

Herkül

okuryazarkitaplar

Bir Nasihat Bin Mana

okuryazarkitaplar

Yok mu Alan?

okuryazarkitaplar

Yorum Yap

Kitap, Sinema, Tiyatro, Edebiyat, Tarih, Mitoloji, Müzik, Resim, Gez Gör, Doğa Sporları, Aktüel Bilim, Anadolu, Dünya Mirası, Festival, Fuar, Sergi, Akademi, Yazarlar...