Yazar: Süleyha Bağca Polat
Hayat normal akışında iyidir. Herkes nasibine düşene razı olur, kadere rıza gösterip acılarını içine gömer, mutluluklarını hayalinde canlandırarak yoluna devam eder.
İnsan olduğumuzu hayattaki ederimizi ancak rutin dışı karşılaştığımız olaylarla anlarız. İşte böyle bir gün Tahir Bey de yaşlılığa adım attığı şu günlerde hayatı sorgulamaya, gücünün yetmediği, aklının ermediği şeylerle mücadele etmeye başladı.
Eskiden de bu problemlerle karşılaşıyor muydu?! Yoksa bu yaşa gelince mi, işler çıkılmaz hâl alıyordu? Kendi kendine söylenip duruyordu.
Yaş geçince insanın gücü azalıyor, hastalıkları çoğalıyordu. Önceden hastanenin yolunu bilmezken şimdi katlar, bloklar arası klinik arıyor, sıra bekliyor, gözünü bir an doktorun ekranından ayırmıyordu. Randevu saatini kaçırırsa, sırası geçerse diye telaşlanırken, aksilikler de peşini bırakmıyordu.
On altı gün sonra aldığı randevunun muayenesini başarıyla oldu. Doktor bir haftalık tansiyon çizelgesi istedi. Büyük titizlikle onları da ölçtü, kaydetti. On günü geçirmemek için öğleden sonra doktora gitti. Kontrol saatini kaçırdığını söyleyen memurlar doktordan, konsül istediler. Doktora gitti, kendi doktoru yoktu. Yerine asistanı bakıyordu. Asistan havalı, merhametsiz, mendeburun biriydi. Yalvardı, yakardı, yolda başına gelen aksilikleri anlattı. Doktorun kabul etmeyeceğini, odadan çıkmazsa güvenliği çağıracağını söyledi. Gece nöbetinden ayrılırken alaca karanlıkta, sabahın sükûnetini bozan siren sesleri ortalığı ayağa kaldırıyordu. Bir koşuşturma, bir telaş vardı, “Açılın önünden!” diye bağırıyorlardı… Gözü sedyede yatan adam takıldı. Birkaç gün önce raporuna bakmadığı adamdı.
– Salak adam acile git, dedim. “Tansiyonum 187’lere ulaştı bir ilaç yaz,” diye yalvarmıştı. Kendini iyi hissetmiyorsan, kurallara bir kat daha riayet edeceksin. Sizin gibi salaklarla uğraşmaktan bıktım.
-O! O bizim hoca değil mi? Kafasını geri çevirip bir daha baktı. “Hemen buradan uzaklaşayım. Bu işin sonu iyiye gitmiyor. Adam karabasan gibi üzerime çullanıyor, geçen gece de rüyamda gördüm. Kan ter içinde uyandım. Yarınki sınav ölüm kalım meselesi. Ben kendi işime odaklanayım.” diyerek uzaklaştı.
– Sabah alarmla uyanan asistan, mutluydu. Çok çalışmıştı. Dereceye bile girebilirdi. Kahvaltısını yaptı. Korumalıklarını, kaskını giydi. Çantasını sırtına takıp motorun gazına yüklendi. Mübarek, aslan gibi kükrüyordu. Hastaneye dönerken bir taksiyi hafiften çizdi. Adamın görmediğini düşünerek gaza basıyordu. Hocadan önce hastanede olmalıydı, her geç kalınan bir dakika için bir puan siliniyordu. Yolda birden yunuslar etrafını çevirdiler. Ne olduğunu anlamaya çalışırken trafik kazasının tespiti için, arkadan gelen taksiyi işaret ettiler.
– Anlıyorum, sizi memur Bey. Ben Profesör Ali Arslan’ın öğrencisiyim. Bugün önemli bir sınavım var. Maddi olarak zarar neyse öderim. Lütfen! Bana bir kolaylık sağlayın.
– Bey oğlum! Doktor olmuşsun ama adam olamamışsın. Arabayı çizip geçiyorsun. Bir özür bile dilemiyorsun.
– Plakanızı aldım. Sınavdan sonra arayacaktım.
– Öyle saçmalık olmaz. Sınavın telafisi var ama edepsizliğin yok.
Hocaya bu olayı da anlatamazdı. En nefret ettiği şey; bozuk insan ilişkileri ve kural ihlalleri.
O gudubet adam, odadan çıkarken “Siz de bir gün benim durumuma düşerseniz anlarsınız’’ demişti. Allah neden bu adamların sözlerine itibar eder ki! Başkalarına kötü dilekle telafi ediyorlar. Kahretsin…
Her şeyi göze alarak hocayı aradı. Hastanede, Bey Amca’nın yanında oturuyordu.
Kimdi, bu adam? Hocayla ilgisi ne idi?
– Hocanın arkası dönük olduğu için, Hasta Amca benim hocayı aradığımı anladı.
– Gel delikanlı, gel. O gün iyi ki ilaç yazmadın, yoksa asıl hastalık sebebini tespit edemeyeceklerdi.
Hoca ile asistan manalı manalı birbirine baka kaldılar.
Son günlerde yaşadığım her olumsuzluğu buna bağlarken ne duyuyorum, diye düşündü. Hoca, “Bizim böyle zavallı hâllerimizden haberdar olduğunda bildiği bütün kötü sözleri sayardı. Ama şimdi sakin bir şekilde, trafik kaza raporumu elime iliştirdi.”
Editör: Kübra Çakar
