Tarih sahnesine ne zaman çıktığımız hususunda muhtelif görüşler ileri sürüldü. Arkeologlar uzun soluklu araştırmalarda ve incelemelerde bulunmuş bize dair. Ellinci, belki altmışıncı kuşak dedemin Nuh Tufan’ını gördüğü dahi söylenir. Hatta efsaneler uydurmayı sevenler, Âdem ile Havva’nın cennetten hurucunda bizi de yanlarında dünyaya getirdiğini iddia ederler. Peki, bu mümkün mü? Hiç sanmam! Çok da ırgalamıyor beni zaten! Fakat mitoloji ve masalların başat unsuru olduğumuz da yadsınamaz bir gerçek.
Nedense ben hep var olduğumu düşünürüm. Bundan ötürü fark edilmek için çabaladığımı hatırlamıyorum. Çünkü varlığımın yalnızca ihtiyaç anlarında hatırlanacağını adım gibi biliyorum. Adım gibi mi dedim ben? Yok, öyle yağma! Adımı söyleyeyim de hikâyemin geri kalanını dinlemeyin öyle mi? Olmaz kardeşim! Ben güzel güzel anlatıyorum. Siz de uslu uslu dinleyiverseniz ne olur sanki? Sevdim sizi! Bu yüzden ufak bir kopya vereyim. Araplar mir’ât derler bana. Farsçasını söylememi beklemeyin, bir güzel avucunuzu yalarsınız. Çünkü Türkçeye oradan geçmişim. Eski Türkçesi gö… Demek isterdim, ama dilsel polemiklere girmekten nefret ediyorum. Bu yüzden en iyisi mi, ben anlatmaya kaldığım yerden devam edeyim. Gözler bana çevrildiğinde, beni görenin ardındaki boşlukta şekil bulan yitik bir suret oldum. Zamanın akışıyla şekil değiştirense ben değil, bana sahip olanlardı. Kimi ihtişamını benle ölçerek kibir ve gururun doruklarında seyretti kimi kendini beğenmişliğin dipsiz, kör kuyularında ömrünü heba etti. Krallar, kraliçeler, padişahlar, sultanlar hatta tanrı ve tanrıçalar önümde selama durdu. Öf! Hep nefret etmişimdir bunlardan. Hele şu tanrıların yeryüzündeki temsilcisi olduğunu iddia eden sahtekârlar yok mu? Hani, şu dünyanın yarısının hâkimi olduğu halde uykusuna dahi engel olamayan, karşısına bir köpek dikilse korkudan altına kaçıracak Romanın ulu tanrıları !.. Ulan oğlum! Siz hiç aynaya bakmaz mısınız? Hani cezaevinin önünden geçse, tipsizlikten müebbet yiyecek adamlar koskoca Roma İmparatorluğu’na kral olmuşlar. Ah ulan ah! Sizi nasıl da tek bir el hareketimle baş aşağı ederdim! Görürdünüz o zaman! Neyse siyasi polemiklerden de nefret etmişimdir hep. Kendimi tanıtıyordum güya. Senin dilin neler söyler, sana ne elin Roma tanrılarından?
Nerede kalmıştık? Dur hatırladım. Beni ellerine geçirenlerin bir anda nasıl da küçük dağları, yok yok kocaman dağları ben yarattım, edasıyla özgüven patlaması yaşamalarından bahsediyordum. Evet, onlar mirasyedi savurganlığıyla ömürlerini tüketirken, yaşanan onca hadisenin suskun tanığı olan ve hiçbir ayrıntıyı es geçmeyen bense hep sükûtumu korudum.
Bir zamanlar yalnızca soyluların odalarında bulunurdum. Zarafetle hazırlanan süslerimle paha biçilemez bir hazine gibi korunurdum. Şimdi ise her yerdeyim. Sadece şeklim değişti, çevreme işlenen desenler farklılaştı. Lakin özüm hiç değişmedi. Hep aynı sessizliğimle izledim dünyayı. Güzellikleri anlatmaktan yorulmadığım gibi, kötülükleri örtmeyi de vazife bildim kendime. Hoppala! Şimdi de tasavvuf deryasına daldık işte. “Tasavvufu da pek severim doğrusu. Herife bak, tasavvufu severmiş! Bana ne senin tasavvufundan oğlum? Sanki bu tasavvuf dünyalar güzeli bir hatunmuş gibi konuşuyorsun!” dediğinizi işitiyorum, ama size katılmıyorum. Bana göre tasavvuf ondan da ötesi. Sen benim ne olduğumu merak etmiyor muydum kardeşim? Anlatıyoruz işte. Az sabret hele! Beni en güzel tasvir eden sözcükler, mutasavvıfların gönül mürekkebinden damlamıştır satırlara. Hele bir şu mısraya nazar kıl! “Gönül âyîne-i devrân değil, mir’ât-ı Sübhân’dır.“ Vay canına! Bir mısra değil, sanki tek cümlelik bir roman! Neyse Hallac gibi taşa tutulup dara çekilmeden tasavvufu bir kenara bırakalım ve kendimizi tarife kaldığımız yerden devam edelim.
Sahi, ben neyim? Bir suret mi yoksa bir siluet mi? Hayâl mi, gerçek mi? Belki de gerçeklikten öte bir hayâl… Olamaz mı yani? Bazı düşler gerçekten bile daha gerçekçi değil midir? Buyur buradan yak! Şimdi de sanat felsefesine cumburlop bir dalış gerçekleştirdik. Aman aman! Ben yüzme falan da bilmem. Hemen uzaklaşayım bu mecradan.
Öyle ya da böyle geldik bu zamana. Milenyum çağı mıymış neymiş? Böyle bir zaman dilimini yaşıyormuşuz. Bir de kuşak çıkarmışlar. İlkin siyah kuşak, sarı kuşak gibi bir şey sandıydım. Lakin bu kuşak daha beter bir melet imiş. Eskiden kuşaklar mücadele ederdi. Mücadele saygıyla başlar, gönül almayla son bulurdu. Şimdi bir z kuşağı türemiş ki, düşman başına… Bütün kuşaklara başkaldırmış. Başlar ayak, ayaklar baş olmuş sizin anlayacağınız. Evvelce de arz ettim. Bu tam benlik bir iş, ama ne yaparsınız? Hangi iş yahu? Başları ayak, ayakları baş yapmak işi işte! En nihayetinde basit bir nesneyim ve bu çağ, bilhassa hiçbir şeyden memnun olmayan, hız ve haz peşinde dörtnala koşan z kuşağı hayli yordu beni. Hiç mutlu edemiyorum onları. Sebepsiz yere kaç defa yere çaldılar beni. Hem yanlarında taşıyor hem de öfkeyle bakıyorlar bana. Ben ne yaptım size? Hiçbir yorum yapmadan ne olduğunuzu söyledim sadece. Suç mu bu şimdi? Şu an Mesnevi’yi okuyan Yunus Emre gibi “Uzun olmuş.” dediğinizi işitiyorum, ama yine de söylemeyeceğim. Merak ediyorsanız, işte size muamma:
‘’Baktıkça kendini görürsün bende.
Sır doluyum ama gözlerim sende.
Her bakış kayıp bir izdir bu tende.
Şimdi çözebildin mi muammayı? ‘’
Editör – Çağlar Didman
Yazarın Kitabı

