bireyin toplumdan kopuşunu anlatan soyut bir kavram değil; dilin, düşünmenin ve benlik kurmanın içten içe bozulduğu bir hâl olarak karşımıza çıkar. Atay’ın metinlerinde yabancılaşma, dış dünyaya duyulan basit bir uyumsuzluk hissinden çok daha derindir. Kişi, yalnızca topluma değil; kendi düşüncelerine, duygularına ve hatta kullandığı dile de mesafe alır. Bu nedenle Atay’da yabancılaşma, sessiz bir kopuştan ziyade gürültülü bir iç çatışma biçimidir.
Atay’ın düşünce dünyasında yabancılaşma, modernleşme deneyimiyle yakından ilişkilidir. Hızla değişen toplumsal yapı, bireye tutunabileceği sağlam anlam alanları sunmaz. Gelenekle kurulan bağ zayıflarken, yeni olan da tam anlamıyla içselleştirilemez. Bu arada kalanlık, Atay’ın karakterlerinde sürekli bir yetersizlik ve gecikmişlik duygusu üretir. Yabancılaşma burada bir sonuç değil, sürecin kendisidir. İnsan, hiçbir yere tam olarak ait olamaz; çünkü ait olma fikrinin kendisi parçalanmıştır.
Bu yabancılaşma hâli en çok dilde görünür olur. Atay’ın metinlerinde dil, iletişim kuran bir araç olmaktan çıkar; iletişimsizliğin sahnesine dönüşür. Uzayan iç monologlar, ironik kırılmalar ve bilinçli tekrarlar, karakterin dünyayla kuramadığı bağın dilsel karşılığıdır. Söylenen sözler çoğu zaman anlaşılmaz ya da yanlış anlaşılır. Dil çoğaldıkça anlam azalır. Bu durum, yabancılaşmanın yalnızca toplumsal değil, düşünsel bir boyutu olduğunu gösterir.
Atay’da yabancılaşma aynı zamanda benlikle kurulan ilişkiyi de bozar. Karakterler kendilerine dışarıdan bakar, kendilerini izler, hatta kendileriyle alay eder. Bu bölünmüşlük, güçlü bir farkındalık üretir; ancak bu farkındalık rahatlatıcı değildir. Aksine, kişi ne olduğunu bildikçe daha fazla sıkışır. Yabancılaşma, bilinçsiz bir kopuş değil; fazlasıyla bilinçli bir çözülmedir.
Bu çözülme, Atay’ın metinlerinde ironinin merkezî rolünü açıklar. İroni, savunma mekanizması olmaktan çok, yabancılaşmanın dili hâline gelir. Ciddiyetle kurulamayan ilişki, alayla sürdürülür. Ancak bu alay neşeli değildir; yorgun ve kırılgandır. Okur, karakterlerin gülünç hâllerinde bile derin bir çaresizlik sezer.
Sonuçta Oğuz Atay’da yabancılaşma, modern insanın yalnızlığını teşhis eden bir kavram değil; bu yalnızlıkla düşünerek yaşama çabasının kendisidir. Atay, yabancılaşmayı aşılacak bir sorun olarak sunmaz. Onu görünür kılar, derinleştirir ve okuru şu soruyla baş başa bırakır: İnsan, kendine bu kadar yakından bakarken nasıl olur da kendine bu kadar uzak düşer?

