“Emre, taşınalı çok olmadı bu eski mahalleye. İstanbul’un kenarında unutulmuş gibi duran bir semtti burası. Yokuşlu sokaklarında hâlâ kırık dökük taş döşemeler vardı. Genellikle iki katlı cumbalı harabe gibi ahşap evlerin kapı önlerinde yaşlı kadınlar minder serip oturur, örgü örer, laf atar, yanından geçenleri süzerdi.”
Yeni taşınan biri hemen belli olurdu. “Nereli, kimin oğlu,
işi gücü var mı?” diye fısıltılar başlar, mahalle bir süre seni sınardı.
Emre için bunların pek önemi yoktu. Şehir merkezindeki pahalı, boğucu ve sıkışık hayatın
ardından burası ona bir sığınak gibiydi. Kiraladığı oda küçüktü: Eski demir bir karyola,
yamuk bir masa, tahta sandalye… Sessizlik, işte asıl ihtiyaç duyduğu şeydi.
Akşamları işten dönerken aynı yokuşu iner, aynı sokak lambalarının titrek ışıkları altında
yürürdü. Bir ev vardı ki önünden geçerken hep bir tuhaflık hissederdi. Bahçesinde uyuklayan
bir köpek, çürümeye yüz tutmuş bir kapı, sürekli kapalı duran perdeler ve bazen, önce
hayal sandığı çok ince, neredeyse kulağına fısıltı gibi gelen bir ses:
— Gel…
Başlarda kulak asmadı. “Belki televizyondan geliyordur” dedi kendi kendine ama üçüncü
gün ses apaçık oldu.
— Buradayım… arka tarafta…
Bir anda ayakları sanki kendi iradesiyle hareket etti. Bahçe kapısını araladı, gıcırdayan demir
sesi sokakta yankılandı. Arkada dar bir avlu vardı: Duvarlar yosun tutmuş, nem kokusu her
yana sinmişti. İkinci kattaki küçücük pencereden genç bir kadın göründü.
Yüzü ay ışığında neredeyse şeffaf gibiydi; solgun ama güzeldi. Saçları dağınık, omuzlarına
dökülüyordu. Mahcup bir tebessümle baktı:
— Çok bekledim seni… Duyduğuna sevindim.
Adı Elif’ti. O günden sonra Emre için her akşam aynı ritüel oldu: İşten döner, yolu uzatır,
bahçeye uğrar, penceredeki kıza bakardı. Elif’in sesi tül perde gibi hafifti. Tam kızın
penceresinin karşısında eski bir ağaç kütüğüne oturur, kız pencerede o ise bahçede
saatlerce konuşurlardı. “Babam çok serttir” derdi Elif, “Annem de onun sözünden çıkmaz.
Beni hiç dışarı çıkarmazlar. Bu pencere tek dünyam.” Konuşmaları ilerledikçe genç kızın sesi kırılmaya başladı. “Bazen nefes alamıyorum. Sanki beni diri diri toprağa gömüyorlar. Ben bir kuşum Emre, kanatlarım var ama kafesimden çıkamıyorum…”
Emre içten içe yanıyordu. Onun bu hâli yüreğini parçalıyor, bir şey yapma isteğiyle
doluyordu. Nihayet bir akşam dayanamayıp söyledi:
— Elif, gel benimle kaç. Bu kapalı hayat senin kaderin olamaz. Ben seni saklarım, korurum.
Birlikte yaşarız, kimseye muhtaç olmadan.
Elif’in gözleri doldu kısa bir sessizlikten sonra sanki büyük bir sır veriyormuş gibi başını
eğdi, sonra da onayladı. Kaçış için sözleştikleri gece, Emre heyecan içinde eski bir merdiveni sürükleyerek bahçeye geldi. Kalbi göğsünden fırlayacak gibiydi. Sessizce merdiveni pencereye dayadı, yukarı tırmandı pencere aralıktı. Bir ömür gibi geçen saniyelerin ardından başını içeri uzattı.
İşte tam o anda dünyası karardı. Oda pislik içindeydi. Duvarlar küflenmiş, yerlerde kırık tabak, çürük yiyecek parçaları vardı. Ortada siyah lekelerle kaplı eski bir yatak. Yatakta kıvrılmış çürümüş iskeleti kalmış incecik, cansız bir ceset. Saçları dağınık, ayağı yatağa zincirli… Elif’ti. Çoktan ölmüştü.
Keskin koku ciğerini yaktı. Merdivenden düşüp bahçeye kapaklandı. Nefesi kesildi, midesi
bulanıyordu. Dizlerinin üzerinde ağladı. O gece soluğu hemen karakolda aldı.
Polisler eve baskın yaptığında gerçek ortaya çıktı. Elif’in çocukluğundan beri ağır bir ruhsal
rahatsızlığı vardı. Babası “Adımız çıkar, milletin diline düşeriz,” korkusuyla doktora
götürmemiş, tek başına evin arkasındaki kullanılmayan müştemilata kapatmış hatta yatağa
zincirlemişti. Annesi de susmuş, kocasına boyun eğmişti. Yıllar boyunca Elif, kimse
görmeden o odada pislik ve sefalet içinde yaşamış sonra kim bilir neden, ölünce de evi
mühürleyip kendileri bahçedeki ana binada oturmaya devam etmişlerdi.
Mahalle çalkalandı. “Allah’ın cezası insanlar!” diye lanetler edildi. Kahvehanede, bakkalda,
evlerin önünde günlerce konuşuldu. Kadınlar, “Günah! Yazık kıza!” diyerek gözyaşı döktü.
Erkekler öfkeyle küfretti. Aile ise yargıya verildi, herkes tarafından dışlandı ama Emre’nin acısı hiç dinmedi çünkü Elif’le konuştuğunu, her akşam pencerede onunla dertleştiğini çok iyi biliyordu. Onun için gerçekti. O kız ölü değildi ya da ölü bile olsa ruhu hâlâ oradaydı.
Bir akşam dayanamadı, yine eve gitti. Ev mühürlenmiş, camları kırılmıştı. Bahçe sessizdi.
Pencereye baktı ama boştu. Tam geri dönecekken ay ışığına karışan bir siluet belirdi. Elif oradaydı. Ne bir ceset gibiydi ne de bir hayal; tam karşısında ince, zarif bir ışık halinde.
Yüzü solgun ama güzeldi. Gözleri minnetle doluydu. “Sağ ol Emre. Sonunda beni özgür bıraktın” dedi usulca.
Emre elini uzattı ama Elif sis gibi dağıldı. Ardında yalnızca bir huzur, bir inanç bıraktı: Elif
gerçekten onunla konuşmuştu, gerçekten sevmişti. Emre için bu ömrünün en ağır ama en
gerçek aşkıydı.

