
Zamanın Unuttuğu Yer (1. Bölüm)
Gözlerimi açtım. Göz bebeklerim yuvadan çıkacak gibi olurken daha da açtım. Ne kadar büyük açarsam o kadar çok şey görebilirim sanıyorum; karanlık, bir sis perdesi gibi her şeyi yutmasın diye. Eşyaları seçebiliyorum; masalar, sandalyeler… Hepsi zamanın tozunu üstüne almış, itilmiş, bırakılmış, terk edilmiş. Peki ben neden buradayım?
Bu soruyu ilk sorduğumda cevabı biliyordum. Sadece söylemek istemedim, çünkü cevabın içinde suç vardı.
“Kimse var mı!” diye bağırıyorum. Sesim duvarlara çarpıp geri dönüyor. Cevap yok. Gördüğüm rüya bittiyse, bu neden daha gerçek hissettiriyor? Bir rüyadan diğerine mi uyandım, yoksa hâlâ uykuda mıyım?
Sesler duyuyorum. Birbirine karışan, anlamını yitirmiş sesler. Onlar beni duymuyor. Tek bir ana sıkıştırılmış gibiyim.
Karanlık bir odada, belirsizliğin tam ortasında, dimdik durmam gereken hayatın tam da içindeyim. Gözlerimi her açtığımda delmeye çalıştığım karanlık, kapadığımda hayal ettiğimden daha sert. Hayatım bu belirsizliğin ellerinde, tutunduğu yerden çürüyen bir dal. Tıpkı o karanlık gibi geçen yılların içinden taze bir çiçek gibi açmayı umuyorum. Ama bazı çiçekler açmaz. Bazıları sadece geciktiği için çürür.
Oysa buraya çok aşinayım. Sessizleştikçe artan seslerin arasında kalmayı bilirim. Bilirdim mi, bilmiyorum. Şu an, dünyadaki bütün yıllarımdan daha uzun… Elim kolum bağlı değil. Ama bilinmezlik ve sonucundaki kırılmayan sınırlar beni tek bir ana, tek bir düşünceye sabitliyor.
Korkum benden daha yüksek sesle konuşurken, “Haha, yine başladığın yerdesin!” diyen kelimelerin tozunda nefes almaya çalışıyorum. Çünkü ben buraya ilk kez gelmedim. Ve ilk kez kaçmıyorum.
Elim kolumun bağlı olmadığını hatırladıkça yerimden fırlıyorum. Olduğum yerde hızlı hızlı yürüyorum.
Mekânın içinde dolaşıyor, bulduğum her demir parçasıyla tavana uzanmaya çalışıyorum. Tırnaklarımı yeni yaptırmıştım halbuki; itinayla köşesinden tutmaya ne kadar devem edebilirim bilmiyorum…Paslı eşyalara, kırık sopalara… Bağırıyorum, vuruyorum, kırıyorum. Elimde kalan sadece parçalanmış tahta ve daha derin bir sessizlik.
Bir an duruyorum. Çünkü aslında çıkmak istemediğimi fark ediyorum. Çıkarsam sorular başlayacak. Çıkarsam ben de anlatmak zorunda kalacağım. Yine hareket ediyorum. Değişimin burada başlayacağına inanmak istiyorum. Bana doğrularımı yalanlatan hayat, şimdi de gerçeğimi bozuyor. Saatler gözlerimin önünden geçiyor. Gecenin en derin yerinde, etrafım buz gibi olduğunda buradaki zamanım işlemeye başlıyor.
Duyduğum sesler rüya değilmiş. Karşımdaki saatin kalp atışlarıymış.
Tak. Tak. Tak.
Her takta bir şey eksiliyor. Önce kelimeler. Sonra anılar ve en son ben.
Zamanın büktüğü bir insan mıyım ben? Burada zaman geçmiyor mu, yoksa geçerken beni mi almıyor? Uzansam sanki çıkacağım bu çukurdan. Bir adım atsam özgürlük beni kucaklayacak… Tıpkı eski günlerdeki gibi. Peki ya eski dediğim şey, hiç yaşamadığım bir geçmişin kurgusuysa?
Belki de ben hiç çıkmayacağım, sadece büyüdüm sanıyorum.
Gözlerim alışıyor ama alışmak istemiyorum. Hayatımı kara bir boşlukla tanımlamak, rüyaları gerçek yapmaya yetmiyor. Ne zamandır buradayım bilmiyorum. Bilgiler eskidi. Her gün zamanı aşan bu çağda, ben de zamanın eskittiği insanlardan biri mi oldum?
İnsan kabullerinden ibaretse, ben kimim? Değişmek için ne yapıyorum? Hiçbir şey. Hayıflanıyorum. Oysa hayıflanmak bugüne kadar neyi çözdü? Kalkıp bir çıkış yolu bulmalıyım. Var olan her şey görülmeyi hak eder. Bütün yolları bilmeliyim. İnsan neden bu kadar tekdüze bir hayata gömülü olsun? Değişim bu dünya içinse, ben de değişmek için buradayım.
Bunu söylerken bile kendime yalan söylediğimi biliyorum. Zira değişmek isteseydim, daha önce gelirdim.
Bir anda ağlayan bir ses duyuyorum. İnce, korkmuş. Tam o koltuğun arkasından geliyor. Bu ses karanlığı en güçlü yerinden bölüyor ve yavaşça yaklaşıyorum. ‘‘Sen… sen neden buradasın?’’ İlk refleksim geri dönmek oluyor. Görmemiş gibi yapmak. Çünkü onu görürsem artık masum kalamayacağım.
Ne zamandır burada olduğunu biliyor mu acaba? Belki o da bilmiyordur. Belki ben de ne zamandır burada olduğumu onunla öğrenirim. Bunu düşünürken kendimden utanıyorum. Karşımda, kurtarılmayı bekleyen bir güvercin gibi titriyor. Ama utanmak da bir lüks.
Bu lüksü yıllarca kullandım. Adımlarımı geri tutarken, temkinli davranırken en titiz adımların içinde davrandım. Hiç düşünmeden üzerimdeki ceketi çıkarıp ona veriyorum. Bu hareket beni rahatlatıyor mu yoksa susturuyor mu bilmiyorum. Yine de “Korkma!” diyorum. “Sen neden buradasın?”
“Ben… ben bilmiyorum.” diyor. “Oyun oynuyordum. Saklambaç. Beni bulmaları niye bu kadar uzun sürdü? Sen gördün mü onları?” Gördüm. Ama bakmadım.
Elimdeki çekmeyen telefonun soluk ışığında başımı sallıyorum. “Hayır.” diyorum. Ama içimden geçenle söylediğim aynı değil. Kız ceketi omuzlarına aldığında titremesi durmuyor. Parmak uçları morarmış. Yüzü soluk. Dizlerinin üstünde büzülmüş, daha az yer kaplarsa görünmez olacakmış gibi. Eğilip alnına dokunuyorum. Elim irkiliyor.
Çok sıcak. Ateşi var. “Otur.” diyorum. Sesim istemeden sertleşiyor. “Hareket etme.”
Bana bakıyor. Gözleri kocaman. Korkudan çok şaşkınlık var o gözlerde. İlk defa biri onun varlığını ciddiye almış gibi.
“Üşüyorum.” diyor fısıltıyla.
O an anlıyorum. Üzerimde hiçbir şey kalmamış. Ceket gitmiş, atkı gitmiş. Kollarımı saran o ağırlık yok. Ne zaman çıkardım, nasıl verdim hatırlamıyorum. Bedenim soğuğu yeni fark ediyor. Ama önemsemiyorum. Soğuk, onun titremesinden daha gerçek gelmiyor.
“Birazdan geçer.” diyorum. “Sadece dur.” Yanına oturuyorum. Mesafeyi ayarlamalıyım. Çok yakınsam korkacak, uzaklaşırsam düşecek gibi. Sırtını koltuğa yaslıyorum. Başını omzuma bırakıyor. Bu hareketi kendisi mi yaptı, ben mi yönlendirdim bilmiyorum.
“Annen nerede?” diye soruyorum. Cevap vermiyor. “Baban?”
Başını çok hafif sallıyor. Hayır mı, bilmiyorum mu, yok mu… Hepsi aynı yerde toplanıyor.
“Daha önce de böyle üşür müydün?” Bu sefer bakıyor bana. Uzun uzun. Gözlerinin içinde bir şey var. Tanıdık. Rahatsız edici derecede tanıdık. “Kimse fark etmezdi.” diyor.
“Ben üşüyünce… sessiz dururdum. O zaman daha az kızarlardı.”
İçimde bir yer kasılıyor. Bu cümleyi daha önce duydum. Bir yerden hatırlıyorum. ‘Kim kızardı?” diye soruyorum. Omuz silkiyor. Küçücük bir hareket. “Fark etmez,” diyor. “Zaten hep öyleydi.”
Başını tekrar omzuma yaslıyor. Ateşi tenimden geçiyor. Soğukla sıcak birbirine karışıyor. Bir an nefesim kesiliyor. Çünkü bu sahne… Bu oda… Bu sessizlik… Ben bunu yaşadım.
Gözüm karanlıkta bir noktaya takılıyor. Yerde, paslı bir sandalyenin ayağında, küçük bir leke. Çocukken dizimi vurduğumda yerde kalan kan izi gibi. O an anlıyorum. Burası yeni bir yer değil. Unuttuğum bir yer.
“Burada çok kaldın mı?” diye soruyorum. “Bilmiyorum,” diyor. “Zaman garip. Bazen hiç geçmiyor. Bazen herkes büyümüş oluyor.”
Yutkunuyorum. Boğazımda bir düğüm.
“Ben de saklanırdım,” diyorum istemeden. “Bulunmamak için değil. Bulunursam bir şey soracaklar diye.” Kız başını kaldırıyor. Yüzüme bakıyor. İlk defa gülümsüyor ama çok kısa. Çok eski bir gülümseme.
“Sen de mi?” diyor. O an anlıyorum. Bu soruyu bana kimse sormadı. Ben de kendime sormadım. Elim hâlâ alnında. Ateşi düşmüyor. Ama fark ettiğim başka bir şey var. Onu ısıtmak için üstümdekileri çıkarırken, kendimi ne zamandır üşüttüğümü hiç fark etmemişim.
Saatin sesi tekrar duyuluyor.
Tak. Tak. Tak.
Bu sefer zaman beni bükmüyor. Bu sefer bir yere işaret ediyor. Kız bluzumdan çekerek fısıldıyor: “Beni burada bırakma.” İçimde bir şey yer değiştiriyor. İlk defa çıkışı düşünürken yalnızca kendimi görmüyorum. Belki de buradan çıkış, birini kurtarmak değil. Birini yarım bırakmamayı öğrenmek…
Küçük kızın yanına oturuyorum… Bir insanın varlığı, demirlerin bıçak gibi vücudumu kesen soğukluğunu kırıyor. ‘‘Artık başım dönmüyor’’ dediğinde sesindeki titremenin azaldığını fark ediyorum. Ellerini açıp kapıyor. Parmakları eskisi kadar kızarık ve buz gibi değiller. Demek ki ateşi düşmeye başladı.
Fakat şimdi ağzımdaki dişlerimin tıkırdayan hareketlerine mâni olamıyorum. Dişlerim değil düşüncelerim titriyor aslında. Omuzlarımı sarmaya çalışıyorum, üstümde saracak bir şey kalmadığını o an hatırlıyorum. Ceket yok. Hırka yok. Üzerimdeki her kat, fark etmeden ondan eksilmiş bana.
“Sen niye titriyorsun?” dedi. “Bir şey yok.” dedim. Yalan değildi. Çünkü bu üşüme tanıdıktı. Küçükken de böyle üşürdüm. Kimseye söylemezdim. Isınmak için değil, sorun olmamak için susardım. Kız iyileştikçe ben ağırlaştım. Ayakta durmak zorlaştı. Hareket ettiğimde mekân biraz daha karardı. Gümüş metal yüzeylerin yansıttığı flu bir yüzden ibarettim artık. Burası, dengemizi değiş tokuşla ayakta tutuyordu. Biri iyiyse diğeri eksiliyordu.
“Ben artık saklanmak istemiyorum.” dedi kız. “Ben de” dedim. Fakat içimden bir ses bunun bedelsiz olmayacağını biliyordu. Geceyle gündüz birbirine karışmıştı. Saatin sesi hâlâ vardı ama ritmi unutulmuştu.
Yazının 2. bölümünü okumak için tıklayın.
