Ayakkabı kutusu portmantonun en görünmez tarafında, utangaçlığını örtmek istercesine tozla kaplanmıştı. İçerisinde her kız çocuğunun hayalini kurduğu, ayağında görmek istediği, giyince kendini mutlu hissedeceği kırmızı bir çift ayakkabı vardı. Olmayacak kadar küçülünce sessiz sedasız çöpe atılacaktı evin küçük kızı tarafından.
Her mağazaya gittiklerinde aklı ve gönlü kırmızıdan yana olsa da ebeveynleri renk konusundaki ketumluklarını kırmızıdan yana kullanmayı seçmişti.
Neydi ki kırmızı? Küçük kız bu renge karşı geliştirilmiş antipatiyi sorgulamak için daha çok büyümeliydi. O sadece vitrinde üzerine düşen ışıklarla parlayıp sönen yıldızlara benzeyen ayakkabıyı ayağında görmek istiyordu. Aynanın karşısına geçip üzerine bakacak, eteklerini havalandırmak için kendi etrafında dönecek ve ayakkabısıyla kıyafetinin bütünleştiğini gördüğünde arkadaşlarına gösterecekti. Amacı “Benim de var.” diyebilmekti.
Parçalanmış bir ailenin baba tarafında kalan, mutlu edilmek için fedakarlıkla büyütülmeye çalışılan kara kaşlı kara gözlü dokuz yaşlarında bir kız çocuğuydu Ayşin. Gözünü ilk açtığında gördüğü büyükannesi inanılmaz gururlu, bastığı zaman yeri titreten, sevgi dolu, torununun üzerine titreyen yaşlı bir kadındı. Büyükbabaysa gecelerinin masalcısı, torununun kahramanı, sığınılacak tek limandı.
Dayısının okuluna gelip, öğle paydosunda kendisini yemeğe çıkarmasıyla başladı Ayşin’in kırmızı hikayesi. İlk kez görüp tanışıyordu dayısı olduğunu söyleyen adamla. İçi tedirgin olsa da içinden bir şeyler akıyordu ona karşı elinden tuttuğunda. Sıcacık duyguydu adını koyamadığı. Ne güzel bir adamdı. Huzur ve güven veren bir ses tonuyla konuşuyordu. İşi düşmüş bu tarafa, aklına gelmiş yeğenini görmek istemişti. Müdür Bey’den gerekli izinler alındı, yola çıkıldı.
Vitrinini beğendikleri bir lokantaya girip cam kenarına oturdular. Birisi görüp büyükannesine haber verir düşüncesiyle Ayşin’in yüreği küt küt atıyordu. Ne yiyeceğini sordu genç adam. Utandı küçük kız, sessizce “Siz ne isterseniz.” deyiverdi. Düşünecek halde değildi. Allak bullak olmuştu. Onlarca duygu geçiyordu yüreğinden. Hiçbirine söz geçiremiyordu. Şu saatler geçsin, dayısı gitsin ve okuluna dönsün istiyordu. Büyükannesine söylememeliydi. Yabancılarla konuşmamasını tembihlemişti. Ama o yabancı değildi ki. Önüne gelen köftelerin yarısını ancak yiyebildi, ayranını sonuna kadar içti. Etrafında kendisini tanıyan kimse yoktu. Bu güzeldi. Biraz rahatladı. Dayısı yavaşça ayağa kalkıp hesabı ödeyeceğini, kendisini beklemesini söyledi. Döndüğünde sıcacık elleriyle Ayşin’in kalbini tuttu. Dışarıya çıkıp ağır ağır yürümeye başladılar. Dayısı bir an durdu, küçük kızın gözlerinin içine bakıp “Sana bir hediye almak istiyorum, ne istersin?” dedi.
Ayşin’in aklından geçen kırmızı ayakkabı olsa da dillendirmek o kadar zordu ki. Nasıl söylerdi. Hem bir yabancıydı hem de başkalarından bir şey istememesi üzerine yüzlerce kez tembihlenmişti şu kısacık hayatında. Söyleyemedi. Elinden tutan adam hafifçe onu çekiştirip bir mağazaya sokuverdi. Şimdi karşısında her renk ve model bir sürü ayakkabı duruyordu. Gri takım elbise giymiş, göbekli, orta yaşlı, saçları hafiften dökülmüş mağaza görevlisi adam yaklaşırken “Buyurun efendim.” demeyi de ihmal etmemişti. Dayı, “Biz bir ayakkabı bakıyoruz, şu modeli deneyebilir miyiz” derken aynı anda yeğenine dönüp “Kaç numara giyiyorsun?” dedi. Ayşin çok kısık bir sesle “33” diyebildi sadece. Denemek için ayağına giydirilen ayakkabı siyahtı. O yıllarda okula giderken başka renk giyilmezdi zaten. Adam bunu düşünmüş olmalı. Satıcı bir kerata ile giydirdiği ayakkabıya bakıp çok güzel olduğunu, tam oturduğunu söylerken küçük kızın ağzından bir anda “kırmızı” sözcüğü döküldü yavaşça. Dayısı bu anı pas geçmedi. Ayakkabı kutuya, kutu poşete konuldu. Ayşin okula döndüğünde kalan tüm derslerde tek şey düşündü. Evdekilere bu durumu nasıl açıklayacaktı? Doğruyu söylemekten başka çaresi olmadığına karar verdi en sonunda.
“Bunu bize nasıl yaparsın, ihtiyacın mı vardı” diyen büyükannenin gözleri dolu doluydu şimdi. Gurur öyle bir hale getirmişti ki anne tarafından bir çekirdek gelse torununa bakamadığını sanacaklar diye aklı çıkıyordu. Eksik ve yetersiz görüyordu kendisini şimdi. Eksik ve yetersiz.
Büyükannesinin “İstemiyorum, benim var.” demeliydin sözüne karşılık, haykıra haykıra “Ama bu kırmızı. Benim kırmızı ayakkabım yok.” demek geliyordu içinden Ayşin’in. Fakat o güzel kadını üzmemek pahasına ağzını açmamaya karar verdi. Sessizce kutunun kapağını kapatıp rüyalarını süsleyen o kırmızı ayakkabıyı portmantonun en ücra köşesine sokuşturuverdi. Arada gidip kapağını açıp hayaller kursa da hiçbir zaman giymeyeceğini biliyordu.
Kırmızının hayatına gurur kavramı olarak kodlandığı o gün, büyüdüğünü hissetti Ayşin.
Şimdi nerede al bir renk görse gözyaşıyla ıslanmış tozlu ayakkabı kutusu gelir aklına, güllerden önce. Ve dudaklarına acı bir tebessüm yerleşiverir.
