
Yaşanmış bir olaydır…
O gün köy odasına erken gitmiştim. Her şey yerli yerindeydi. Kış sertti, hava insanın yüzünü keser gibiydi. Oda sıcaktı, insanlar her zamanki gibi ağırbaşlı.
İçeri girer girmez Arap Hasan amcanın sobayla uğraştığını gördüm. Kazım amca köşesinde suskun, Habeş amca pencere kenarında gelen gideni süzüyordu. İçeri girdiğimi gören Kürt Hasan,
“Erkencisin bugün!” dedi.
Arap Hasan sobanın üstündeki güğümü uzattı:
“Gel, su getir de işe yara.”
Elimde güğüm dışarı çıktım. Öyle ya, su küçüklerin, söz büyüklerindi.
Döndüğümde oda dolmuştu. Büyükler yerlerine yerleşmiş, sohbet başlamıştı. Kıştan, kardan, yemin azlığından, samanın bitişinden söz ediliyordu. Mart yine martlığını gösterirse ne hayvana yem kalacaktı ne de ocağa odun.
“Rabbim bilir.” dedi biri.
“Başa gelen çekilir.” dedi öteki.
“Mevlam neylerse güzel eyler.”
Tevekkül, köylünün en sağlam son sığınağı.
Biz çocuklar sekinin kenarına diz çöktük. Günün masalını bekliyorduk. Sarametlerin Ahmet boğazını temizledi, gözlerini kısıp anlatmaya başladı:
“Hayber Kalesi kuşatılmıştı…”
Masal ilerledikçe oda sessizleşti. Öksürükler bile kesildi.
Tam o sırada içimde tuhaf bir huzursuzluk belirdi. İnce ama keskin bir sızı… Önce önemsemedim. Dikkatimi masala vermeye çalıştım. Ama bastırdıkça büyüdü. Susturdukça çoğaldı.
İçimde bir soba vardı yanıyor ama dumanı çıkmıyordu.
Dayanamadım. Ayağa kalktım. Yanımdaki Hasan paçamdan tuttu. Gözleriyle “Nereye?” diye soruyordu. Odanın dikkati hâlâ masaldaydı. Ben kapıya yöneldim.
Dışarı çıkar çıkmaz derin bir nefes aldım.
İçimden bir ses:
“Eve.”
Hızlandım.
Sabire nenemin evinin önüne gelince ses daha da keskinleşti:
“Nenene.”
Kapıyı açtığımda yüzüme duman çarptı. Yanık kumaş kokusu burnuma doldu.
“Nene!”
Şalvarı alev almıştı. Ellerimizle vurarak söndürmeye çalıştık. Alevi bastırdık. Nenem titreyerek şalvarını çıkarıp yere attı. Ben ayaklarımla ezdim.
Bir dakika geç kalsam alev büyüyecek, ev tutuşacaktı.
Nenem beni kucakladı. Ağlıyordu.
“Seni Allah gönderdi.” diyordu.
Ben susuyordum.
İçimdeki ses beni önce odadan çıkarmış, sonra bu kapının önüne getirmişti.
Yıllar geçti. Ne o köy odası kaldı ne o uzun kışlar ne de o sıcak insanlar.
Ama içimdeki o ses hâlâ konuşur. Üstelik eskisinden daha keskin, daha ısrarcı.
Artık biliyorum:
Beni en çok koruyan şey, içimde hiç kesilmeyen o sesle hiç dinmeyen o sızıdır.
