Yazan: Osman Gözmen
Kızgın güneşin, narin tenleri kızarttığı bir mevsimin sabah saatlerinde, güneş yanığı teninden terler boşalan delikanlı, avuçlanacak kadar uzayan kumral saçlarını kulaklarıkknın arkasına doğru yönlendirmiş karanlıkta oturuyordu. Ilık rüzgârların tenini örttüğü, mehtabın gönlünü aydınlattığı ve içindeki sevdanın ateşiyle ısındığı dün gece kendisinden sonsuzluk kadar uzak olan sevdiğini görmüştü. Hayır, hayır, rüya demek bir istihfaftı bu mülakata. Saba rüzgârının serin esintisi, ruhunu kasvetli bedeninin müzmin esaretinden kurtarmış semanın yeşil ışıklarıyla bezeli bir âleme götürmüştü. Burası sevgilinin nuruyla öylesine aydınlanmıştı ki güneşi çevreleyen ateşten hale görünmüyor kamer mahcubiyetinden süt dökmüş kedi misali şemsin arkasına gizleniyordu. Elmas, zümrüt, yakut ve zebercet gibi kıymetli taşlarla süslenen altın bir taht, üzerine ipek ve atlastan yapılan minderler ve minderlerin üzerinde çevresindeki her şeyin kendisine kıyasla kıymetsiz kalacağı sevgili… Maşukuna vereceği bir hediyesi olmadığı için mahcub ve mahzun olan delikanlının içinden kalbini yerinden söküp sevgilinin ayaklarının altına atmak geçiyor.
Delikanlı, susuzluktan dudağı çatlayan birinin suyu kana kana içmesi gibi sevgilinin ellerine sarılıp hasret giderirken dışarıdaki kalabalığın sesi ile uyanmış ela gözlerini karanlığa açmıştı. Tan yeri henüz ağarırken etrafta bağırıp çağırarak koşuşturan insanların ne yapmaya çalıştığını anlamak için hiçbir gayret göstermedi. Yalnız ve karanlık bir odada zincirlerle bağlı bir şekilde otururken yüzleri içlerindeki zulmün karanlığıyla bezenmiş nasibsizler ordusunun dört neferi belirdi kapıda. Onların hakaretleriyle kendine gelen delikanlı, prangaların müsaade ettiği en uzun adımlarla yürüyor, kırılan kaburga kemiklerinin ucu birbirine sürttükçe çivinin demir bir zemine sürttüğünde çıkardığı çığlıkvari sesi ta içinin derinliklerinde hissediyordu. Ruhu, vuslata takat getiremeyecek kadar zayıflamış bedenini, ardınca çeke çeke ilerletiyor her adımda yerdeki dikenler ayaklarını kanatıp yedi metrelik yürüme mesafesini sonsuz bir uzunlukta gösteriyordu. Ne var ki delikanlının canını sadece sevgiliden iftirakın narı yakıyordu.
Karanlık odadan çıkıp güneşin tüm ihtişamıyla aydınlattığı genişçe meydanı dolduran fakat bu aydınlıktan nasibi olmayan birkaç yüz kişinin etrafını sardığı idam sehpasına doğru yürüdüğünü biliyordu. Etrafını çevreleyen beşer sürüsü, ellerine geçirdikleri taş, sert toprak veya sopa gibi her aleti istimal ediyor delikanlının son birkaç dakikasını bile huzurla geçirmesine müsaade etmiyordu. Fakat delikanlı, kendisine taş atıp canını yakan bu karanlık yüzlere tek tek bakıp neredeyse tamamıyla göz göze gelmeye gayret ediyor, bakıştığı her insandan hakaretler yiyerek nazarını bir diğerine intikal ettiriyordu.
Neydi peki bu delikanlının gayesi? Neden böyle yapıyordu?
Onu tanıyanlar bilirler ki kendisine reva görülen bu işkenceleri umursamadan hâlâ içinde bir lem’a aydınlık taşıyan birini arıyordu. İşkenceler içinde kıvranması ve birazdan ulvi ruhunun can kafesinden ayrılacak olması onu bu kutsi vazifeden alıkoymuyordu. Baktığı yüzlerin hiçbirinde aradığını bulamamanın verdiği elemle idam sehpasının önünde duran delikanlının, sayılı nefeslerini verdiği bu dakikada birden bire aklına sevdiğine selam göndermek geldi. Lakin nasıl yapacaktı ki bunu?
Mesafeler kelama engel olur da ey kari, selama engel olur mu hiç?
Delikanlının yüzü sevgilinin diyarına doğru döndü ve gözünde birkaç damla yaş, kalbinde son kelamını ettiğini bilmenin derin coşkusuyla “Es-Selamu Aleyküm ya Resulallah” dedi. Medine’de eshabıyla oturan Kutlu Sevgili’nin mütebessim yüzüne birden bir hüzün yerleşti ve kelamını yarıda bırakarak ayağa kalktı. Eshab-ı güzinin meraklı bakışları altında yüzünü delikanlının olduğu beldeye doğru döndü ve “Aleyküm Selam Ya Hubeyb” diyerek engin bir kalpten dağlar aşarak gelen selama karşılık verdi.
Yazan: Osman GÖZMEN
Yazan: Osman Gözmen
Kızgın güneşin, narin tenleri kızarttığı bir mevsimin sabah saatlerinde, güneş yanığı teninden terler boşalan delikanlı, avuçlanacak kadar uzayan kumral saçlarını kulaklarıkknın arkasına doğru yönlendirmiş karanlıkta oturuyordu. Ilık rüzgârların tenini örttüğü, mehtabın gönlünü aydınlattığı ve içindeki sevdanın ateşiyle ısındığı dün gece kendisinden sonsuzluk kadar uzak olan sevdiğini görmüştü. Hayır, hayır, rüya demek bir istihfaftı bu mülakata. Saba rüzgârının serin esintisi, ruhunu kasvetli bedeninin müzmin esaretinden kurtarmış semanın yeşil ışıklarıyla bezeli bir âleme götürmüştü. Burası sevgilinin nuruyla öylesine aydınlanmıştı ki güneşi çevreleyen ateşten hale görünmüyor kamer mahcubiyetinden süt dökmüş kedi misali şemsin arkasına gizleniyordu. Elmas, zümrüt, yakut ve zebercet gibi kıymetli taşlarla süslenen altın bir taht, üzerine ipek ve atlastan yapılan minderler ve minderlerin üzerinde çevresindeki her şeyin kendisine kıyasla kıymetsiz kalacağı sevgili… Maşukuna vereceği bir hediyesi olmadığı için mahcub ve mahzun olan delikanlının içinden kalbini yerinden söküp sevgilinin ayaklarının altına atmak geçiyor.
Delikanlı, susuzluktan dudağı çatlayan birinin suyu kana kana içmesi gibi sevgilinin ellerine sarılıp hasret giderirken dışarıdaki kalabalığın sesi ile uyanmış ela gözlerini karanlığa açmıştı. Tan yeri henüz ağarırken etrafta bağırıp çağırarak koşuşturan insanların ne yapmaya çalıştığını anlamak için hiçbir gayret göstermedi. Yalnız ve karanlık bir odada zincirlerle bağlı bir şekilde otururken yüzleri içlerindeki zulmün karanlığıyla bezenmiş nasibsizler ordusunun dört neferi belirdi kapıda. Onların hakaretleriyle kendine gelen delikanlı, prangaların müsaade ettiği en uzun adımlarla yürüyor, kırılan kaburga kemiklerinin ucu birbirine sürttükçe çivinin demir bir zemine sürttüğünde çıkardığı çığlıkvari sesi ta içinin derinliklerinde hissediyordu. Ruhu, vuslata takat getiremeyecek kadar zayıflamış bedenini, ardınca çeke çeke ilerletiyor her adımda yerdeki dikenler ayaklarını kanatıp yedi metrelik yürüme mesafesini sonsuz bir uzunlukta gösteriyordu. Ne var ki delikanlının canını sadece sevgiliden iftirakın narı yakıyordu.
Karanlık odadan çıkıp güneşin tüm ihtişamıyla aydınlattığı genişçe meydanı dolduran fakat bu aydınlıktan nasibi olmayan birkaç yüz kişinin etrafını sardığı idam sehpasına doğru yürüdüğünü biliyordu. Etrafını çevreleyen beşer sürüsü, ellerine geçirdikleri taş, sert toprak veya sopa gibi her aleti istimal ediyor delikanlının son birkaç dakikasını bile huzurla geçirmesine müsaade etmiyordu. Fakat delikanlı, kendisine taş atıp canını yakan bu karanlık yüzlere tek tek bakıp neredeyse tamamıyla göz göze gelmeye gayret ediyor, bakıştığı her insandan hakaretler yiyerek nazarını bir diğerine intikal ettiriyordu.
Neydi peki bu delikanlının gayesi? Neden böyle yapıyordu?
Onu tanıyanlar bilirler ki kendisine reva görülen bu işkenceleri umursamadan hâlâ içinde bir lem’a aydınlık taşıyan birini arıyordu. İşkenceler içinde kıvranması ve birazdan ulvi ruhunun can kafesinden ayrılacak olması onu bu kutsi vazifeden alıkoymuyordu. Baktığı yüzlerin hiçbirinde aradığını bulamamanın verdiği elemle idam sehpasının önünde duran delikanlının, sayılı nefeslerini verdiği bu dakikada birden bire aklına sevdiğine selam göndermek geldi. Lakin nasıl yapacaktı ki bunu?
Mesafeler kelama engel olur da ey kari, selama engel olur mu hiç?
Delikanlının yüzü sevgilinin diyarına doğru döndü ve gözünde birkaç damla yaş, kalbinde son kelamını ettiğini bilmenin derin coşkusuyla “Es-Selamu Aleyküm ya Resulallah” dedi. Medine’de eshabıyla oturan Kutlu Sevgili’nin mütebessim yüzüne birden bir hüzün yerleşti ve kelamını yarıda bırakarak ayağa kalktı. Eshab-ı güzinin meraklı bakışları altında yüzünü delikanlının olduğu beldeye doğru döndü ve “Aleyküm Selam Ya Hubeyb” diyerek engin bir kalpten dağlar aşarak gelen selama karşılık verdi.
Yazan: Osman GÖZMEN
