Bir kelimenin yolculuğu, bazen anlattığı şey kadar ilginçtir. “Hikâye” sözcüğü de böyle bir yolculuğun ürünü. Bugün onu duyduğumuzda aklımıza kurmaca dünyalar, masallar, kısa anlatılar gelir. Oysa bu kelime, yüzyıllar boyunca hem biçim hem de anlam değiştirerek bugünkü yerine ulaştı. Her durağında yeni bir anlam gömleği giydi, bazen genişledi, bazen daraldı, bazen de başka kelimelerle yarışa girdi.
“Hikâye” kelimesi Arapça ḥikāya (حكاية) sözcüğünden gelir. Bu kelime, Arapçada “anlatmak, aktarmak, taklit etmek” anlamlarını taşıyan ḥ-k-y köküne dayanır. Bu kök, yalnızca bir olayı aktarmayı değil, aynı zamanda duyulan ya da görülen bir şeyi yeniden canlandırmayı da ima eder. Yani hikâye, başından beri sadece bilgi veren bir anlatı değildir; içinde canlandırma, benzetme ve yaşatılan bir deneyim vardır. Bu yönüyle hikâye, kuru bir kayıt tutma işinden çok, sözle kurulan bir sahne gibidir.
Kelime, Türkçeye doğrudan Arapçadan değil, büyük ölçüde Osmanlı Türkçesi üzerinden girdi. Osmanlı döneminde “hikâye”, bugün kullandığımız kısa anlatı türünden daha geniş bir alanı kapsıyordu. Masallar, efsaneler, ibretlik anlatılar ve hatta bazı tarihsel olaylar bile “hikâye” başlığı altında yer alabiliyordu. O dönemde hikâye, hem eğlenceli hem de öğretici bir işlev taşırdı. Kahvehanelerde anlatılan hikâyeler, halkın dünyayı anlamlandırma yollarından biriydi. Bu anlatılar, yalnızca vakit geçirmek için değil, değerleri aktarmak, ders vermek ve toplumsal hafızayı canlı tutmak için de yaşardı.
Zamanla kelimenin anlamı daralmaya başladı. Modern edebiyatın gelişmesiyle birlikte “hikâye”, belirli bir edebî türe işaret eder hale geldi. Roman, masal, destan gibi anlatı biçimleri netleşince, hikâye daha kısa, yoğun ve belirli bir olay çevresinde dönen anlatılar için kullanılmaya başlandı. Bu süreçte kelime, gündelik hayatta da yeni bir anlam kazandı. İnsanlar “Bu işin hikâyesi ne?” derken, olayın arka planını, gizli yönlerini ya da asıl nedenini sormaya başladı. Böylece “hikâye”, sadece kurmaca bir anlatı değil, bir olayın ruhu anlamına da geldi.
Bugün “hikâye” dediğimizde, hem edebî bir türü hem de yaşadığımız olayların ardındaki anlam katmanlarını düşünürüz. “Bu hikâye bana uymadı” dediğimizde, yalnızca anlatıya değil, anlatının inandırıcılığına da gönderme yaparız. Kelime, artık hem somut hem de soyut bir alanı kapsar. Bu dönüşüm, onun canlı bir kelime olduğunu gösterir. Hikâye, geçmişte sözle dolaşırdı, bugün ekranda akar, yarın belki başka biçimler alır. Ama özü değişmez: İnsan, dünyayı anlamak için anlatır. Hikâye de bu ihtiyacın dildeki en eski ve en sıcak karşılıklarından biridir.



